Kayıtlar

Temmuz, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BAŞKALARINI DEĞİL, KENDİNİ OKU

Resim
Dünyanın en zor işidir kendini okuyabilmek. Belki de bu yüzden başkalarını okumayı, çözümlemeyi, eleştirmeyi ve yargılamayı tercih ederiz. Çünkü başkasının hayatına bakmak kolaydır; kendi içimize bakmak ise cesaret ister. Ne ilginçtir ki hepimiz başkalarının hayatları konusunda ne kadar da bilgiliyizdir. Kimin çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiğini biliriz. Kimin evliliğinde neyin yanlış olduğunu hemen fark ederiz. Arkadaşımızın neden mutsuz olduğunu, komşumuzun neden kilo aldığını, akrabamızın neden yalnız kaldığını, bir başkasının neden işinde başarılı olamadığını birkaç cümlede çözeriz. Hatta bazen hiç kimse bizden yardım istemediği halde onların hayatlarına müdahale etmeyi kendimize görev ediniriz. Bir bakmışsınız, kahvaltı masasında bir çocuğun eğitiminden sorumlu uzman pedagog oturuyor: "Bu çocuk böyle yetiştirilmez." Öğlen başka bir yerde, arkadaşının evliliğine son noktayı koyan bir ilişki danışmanı: "Ben olsam o insanla bir dakika bile durmam. Sen bir zavallıs...

SÛKUT ERDEMDİR

Resim
  Bugün okuduğum en güzel sözlerden biriydi: “Hatır hiç edilmişse, tavır elzemdir. Kelâm kifâyetsizse, sükût erdemdir.” Ne kadar zarif söylenmiş, değil mi? Bazı cümleler vardır, insanın içinden geçip gider. Bazılarıysa gelir, tam kalbin bir köşesine oturur. Sonra da oradan kalkıp hayatımızdaki bazı insanlara, bazı ilişkilere, bazı susuşlara bakmamızı sağlar. Bu söz de öyle… Çünkü insan zamanında çok konuşur, çok anlatır ama karşısındakine hiçbir şey anlatamaz. Bazen de tek bir bakışla koca bir romanı özetler. Hayat, bize zamanla şunu öğretiyor: Her söz söylenmek zorunda değil. Her yanlış düzeltilmek zorunda değil. Her insana kendimizi anlatmak zorunda hiç değiliz. Çünkü bazı insanlara ne kadar güzel cümleler kurarsanız kurun, onlar kelimelerin taşıdığı anlamı değil, kendi zihinlerinde kurdukları anlamı duyarlar. Hani bazıları vardır… Onlara saatlerce derdinizi anlatırsınız. En sonunda size şöyle derler: “Sen de çok alıngansın!” İşte o anda insanın içinde küçük bir...

SÖZÜN DEĞERİ SAHİBİNİN HAYATIDIR

Resim
 "Bazı insanlar doğru şeyleri söyler; ama doğru bir hayat yaşamaz. O yüzden bazen söze değil, sözü taşıyan hayata kulak vermek gerekir." -Yelda Öğretmen  Muhatabınızı iyi seçin. Yoksa... Dinsizden iman, ahlâksızdan ahlâk, psikopattan psikoloji, yalancıdan dürüstlük, nankörden vefa, vicdansızdan merhamet dersi dinlersiniz. Sonra da neden kafanızın karıştığını anlamaya çalışırsınız. Ne tuhaf bir çağda yaşıyoruz... İnsanlara en ağır haksızlıkları yapanın, her cuma en anlamlı mesajları paylaşmasına şaşırmıyoruz artık. Dakikliğin ne olduğunu bilmeyen biri, size zaman yönetimi anlatıyor. Trafikte camını açıp argo ve küfürle ortalığı inleten birinin, birkaç dakika sonra "Saygı çok önemli." demesini duyabiliyoruz. Sürekli dedikodu yapanın, "Kimsenin arkasından konuşmayın.,namazınızı kılın " diye öğüt verdiğine rastlıyoruz. Empati kurmayanın, iletişim uzmanı kesildiği... Öfkesini yönetemeyenin, sakin kalmanın efendiliğin faziletini anlattığı... Sorumluluk almayanı...

ÖMRE ÖMÜR KATAN KADINLAR

Resim
Ömre Ömür Katan Kadınlar Türkiye'de kadınların ortalama yaşam süresi 80,7 yıl, erkeklerin ise 75,5 yılmış... Arada tam 5,2 yıl var. Bilim bu farkı hormonlara, genetik yapıya, yaşam alışkanlıklarına ve sağlık kontrollerine bağlıyor. Hepsi doğru... Ama hayatın içinde yaşayanların da kendine göre bir teorisi var. Belki de kadınlar, bir ömre bir çok ömür sığdırmaya çalıştıkları için daha uzun yaşıyor. Çünkü kadın, çoğu zaman yalnızca kendi hayatını ne yazık ki  yaşayamıyor. Sabah herkesten önce uyanıyor. "Bugün ne pişireceğim?" diye düşünüyor. Çocukların,eşin  kahvaltısını hazırlıyor. Beslenme çantasını kontrol ediyor. "Ödevini yaptın mı?" "Defterini aldın mı?" "Montunu giy." "Servisi kaçırma." Derken kendi işe yetişiyor. İş yerinde çalışan... Eve gelince yine çalışan... Maaşlı mesaisi bitiyor ama ücretsiz mesaisi yeni başlıyor. Yemek... Bulaşık... Çamaşır... Ütü... Dağılmış evi toplamak... Dolabı düzenlemek... Markete uğramak... Eksikl...

SAHAYA ÇIKMAYANIN SKORU BELLİDİR

Resim
Sahaya Çıkmayanın Skoru Bellidir "Cesaret, korkunun yokluğu değil; korkuya rağmen ilk adımı atabilmektir." — Yelda Öğretmen Hayat ilginç bir hakem... Bazen düdüğü hiç beklemediğin anda çalar, bazen de maçı uzatır da uzatır. Ama değişmeyen tek bir kuralı vardır: Sahaya çıkmayanın skor tabelasında yazan sonuç bellidir. Hükmen mağlubiyet. Ne gariptir ki çoğumuz kaybetmekten değil, kaybetmiş görünmekten korkuyoruz. Bu yüzden nice şarkılar söylenmeden susuyor, nice kitaplar yazılmadan çekmecelerde sararıyor, nice hayaller "Belki sonra..." denilerek ömrün en kuytu köşesine bırakılıyor. Oysa hayat, cesaret edenleri her zaman alkışlamasa da, en azından onlara bir hikâye veriyor. Denemeyenlere ise sadece "Acaba?" bırakıyor. İnsan bazen öyle komik bahaneler üretiyor ki... "Şimdi zamanı değil." "Biraz daha hazır olayım." "Ya başarısız olursam?" İşin tuhafı, bu "biraz daha" denilen gün, takvimlerde bir türlü bulunamıyor. Bir de ...

SİNAPSLARIN VE ÖĞRENMENİN BÜYÜLÜ YOLCULUĞU

Resim
  SİNAPSLARIN VE ÖĞRENMENİN BÜYÜLÜ YOLCULUĞU  "Her merak bir kıvılcım, her öğrenme yeni bir bağlantıdır." "Beyin, kullanıldıkça büyüyen tek hazinedir." "Bugün öğrendiğin her şey, yarının sinir ağlarını örer."..🧠🤝📚YLD Şu an bu satırları okurken, alnının hemen arkasında, dünyanın en karmaşık ve en eğlenceli "şantiyesi" çalışıyor biliyor musun? İçeride baret takmış küçük işçiler yoook (gerçi olsaydı fena da olmazdı), ama ondan çok daha havalı bir şey var  Sinapslar! Işıklı bağlantılar ve merhaba diyen meraklı hücreler. ​ ​Beynimizi devasa bir elektrik ağına benzetiyorum. Öğrendiğimiz her yeni bilgi mesela bisiklete binmek, yeni bir kelime ezberlemek ya da annemizin yaptığı keke neler koyduğunu bilmek beynimizdeki nöronların birbirine el uzatmasıyla başlıyor. ​İşte o el sıkışma anına biz sinaps diyoruz. Eğer bir şeyi yeni öğreniyorsak bu nöronlar birbirine biraz mesafeli ve nazlı davranır. Ama öğrendikçe aralarındaki o bağ, çelikten bir köprüye ...

BİR RENGE SIĞINAN KADIN

Resim
Bazı insanlar bir şehrin sokaklarından geçmez. Bir şehrin hafızasına yerleşirler. Konya sokaklarında yıllardır kırmızı elbisesi, kırmızı çantası, kırmızı ayakkabılarıyla yürüyen bir kadın vardı. Herkes onu "Kırmızılı Kadın" diye tanırdı. Belki adını bilmeyen çoktu ama onu görmeyen neredeyse yoktu. Geçtiğimiz günlerde bu dünyadan sessizce ayrıldı ve tüm ülke tanıdı . Arkasında ise sadece kırmızı kıyafetler değil, genç kızların uzun süre unutmayacağı bir hayat hikâyesi bıraktı. Hayat bazen insanın elinden çok şey alıyor. Hayallerini... Güvenini... Bazen de geleceğe dair kurduğu bütün cümleleri... Sultan Özcan'ın hikâyesi de biraz böyleydi. Genç yaşta sevdiği adamla evlendi. Hayatın ona uzun ve mutlu bir yol hazırladığını düşündü belki. Ama bazı yollar insanın hayal ettiğinden daha engebeli çıkıyor. Yaşadığı acılar, yalnızlıklar ve kırgınlıklar onu başka bir hayata sürükledi. Fakat burada hikâyenin en önemli kısmı başlıyor. Çünkü bazı insanlar yaşadıkları acılar yüzünden kar...

DOSTLUĞUN AYAK SAYISIYLA İLGİSİ VAR MI ?

Resim
“Dört ayaklıların dostluğu, iki ayaklılarınkinden daha sağlamdır.” Bir zamanlar bu cümle bana biraz haksızlık gibi gelirdi. İnsanlara karşı söylenmiş acele bir hüküm, duygusal bir abartı sanırdım. Sonra bir hayat geçtiyse içinden... İnsanlar geçer,sözler geçer, suskunluklar geçer. Kırılan güvenler, yarım kalan cümleler, açıklanmaya çalışılırken daha da büyüyen yanlış anlamalar geçer. Ve bir gün fark edersiniz , Belki de bazı gerçekler, insanın canı biraz yandıktan sonra anlaşılabiliyor. Hayatta bazı şeyleri geç öğreniyoruz çünkü... Çayın ince belli bardakta daha güzel olduğunu, Çocukların en doğru soruları sorduğunu, Ve dört ayaklı dostlarımızın dostluk konusunda biz insanlardan birkaç adım önde olduğunu... Bir köpek sizi gördüğünde sevincini saklamaz. İçinden geçenle yüzünde görünen arasında mesafe yoktur onun. Ne hissettiyse odur. Kuyruğu onun dili, bakışları cümlesidir. Özlediyse özlemiştir, sevindiyse sevinmiştir. Biraz da insanın gizlemeye alıştığı duyguların yürüyen halidir san...

BİR İNSANIN VARLIĞINI SEVEBİLMEK

Resim
"Karşımızdakini hiçbir şey beklemeksizin kendi başına değerli bulmak, başlı başına bir iyilik hâlidir." Bu cümleyi ilk okuduğumda uzun uzun düşündüm. Çünkü galiba büyüdükçe birçok şeyi ölçmeye başlıyoruz. Kim ne kadar aradı? Kim önce mesaj attı? Kim daha çok emek verdi? Kim bizi ne kadar düşündü? Fark etmeden sevgiyi bile küçük muhasebe tablolarına dönüştürüyoruz. Oysa hayatın en güzel şeyleri hesap makinesine sığmıyor. Bir çocuğun size uzattığı yamuk yumuk çizilmiş bir resim gibi... Bir annenin sofraya bıraktığı son köfteyi "Ben tokum." diyerek size vermesi gibi... Yağmurdan kaçarken hiç tanımadığınız birinin şemsiyesini sessizce size doğru eğmesi gibi... Bazı güzellikler karşılık beklemez. Çünkü bazı iyilikler alışveriş değil, karakter meselesidir. İnsan bazen fark ediyor; Sevilmek güzel şey ama görülmek bambaşka. Birinin sizi başarılarınızdan, unvanlarınızdan,güzelliğinizden , sahip olduklarınızdan bağımsız olarak değerli bulması... İşte insanın içindeki yorgun y...

TARİHİN İHTİŞAMIYLA KARŞILAMA

Resim
Dün (7.07.2026), dünya liderlerini ülkemizde ağırlarken tarihimizin o eşsiz ruhunu yeniden hissettim. Devlet konuklarının , Mehter Marşı’mızın o heybetli ve yankılanan tınılarıyla karşılandığı an, her Türk vatandaşı gibi benim için de tarifsiz bir gurur vesilesiydi. ​O an, sadece bir karşılamadan ibaret değil; medeniyetimizin gücünü, disiplinini ve kadim kültürünü dünyaya duyuran bir sesin hikayesiydi. İçimden geçirmedim desem yalan olur; keşke o anın büyüsüne eşlik eden marşlarımızın o derinlikli sözleri de tüm dünyaya duyurulurcasına, en görünür yere, her dilde o duvarlara asılı olsaydı... “Ceddin deden, neslin baban; Hep kahraman Türk milleti” dizeleri, bu görkemli anın ruhunu en iyi özetleyen cümleler olurdu. Müziğin evrensel dili sözlerin anlamıyla birleştiğinde, anlatmak istediğimiz o tarihsel miras çok daha güçlü bir yankı bulurdu. ​Kültürümüzün bu görkemli mirasını, sadece bugün değil, her daim gururla yaşatmaya devam edeceğiz. Bu hoş hissiyat, tarihimizin ne denli zengin ve b...

UNUTMALI MI UNUTULMAMALI MI ?

Resim
  "Unutmak Mümkün mü?" Diye Sordu Birisi... ​ "Unutmak mümkün mü? Unutabildiniz mi?" ​Şöyle bir durdum. Bilgisayar olsak kolay. Seçersin o "hatırlanmaması gereken" klasörünü, sağ tıklarsın, Çöp Kutusuna Gönder, sonra da Çöp Kutusunu Boşalt. Windows sana o meşhur soruyu sorar: "Bu ögeleri kalıcı olarak silmek istediğinizden emin misiniz?" Evet dersin, biter. Tertemiz bir sabit disk, sıfır kilometre bir hafıza. ​Ama insan hafızası öyle çalışmıyor işte. Bizim içimizde o "Kalıcı olarak sil" butonu yok. Olsaydı da muhtemelen o butona basarken elimiz titrerdi. ​Unutmak Mı, Yoksa Alışmak Mı? ​Sorunun dürüst cevabıyla başlayalım: Hayır, tamamen unutmak diye bir şey yok. Sadece tozlanmak var. ​Beynimiz, hayatımızın o zor, kırılgan veya hüzünlü anlarını tamamen yok etmiyor; onları ruhumuzun tavan arasındaki eski bir sandığa kaldırıyor. Zaman geçtikçe o sandığın üzeri tozlanıyor, açılması zorlaşıyor. Arada bir ayağımız takılıyor, canımız acı...