Kayıtlar

BİRAZ ALAN BİRAZ NEFES

Resim
  BİRAZ ALAN BİRAZ NEFES İnsan ilişkilerinde tuhaf bir huyumuz var. Sevdiğimiz insanı hayatımıza aldığımızda, ona bir sandalye vermekle yetinmiyoruz. Masayı da ona göre kuruyoruz. Sonra masanın etrafındaki bütün sandalyeleri kaldırıp: “Sen zaten varsın.” diyoruz. Belki de ilişkilerde bizi yoran şey sevgisizlikten çok, birbirimizin hayatında gereğinden fazla yer kaplamamız. Oysa herkesin hayatında kendisine ait bir oda olmalı. Kapısı bazen kapanabilmeli. Penceresi açılabilmeli. Ve o odanın anahtarı sadece kendisinde kalabilmeli. Çünkü bir insanı sevmek, onun bütün hayatına taşınmak değildir. ─── DOSTLUKTA… Dostlukta yakınlık güzel şey. Ama insan bazen en yakın arkadaşına bile her şeyini anlatmak zorunda olmadığını öğrenmeli. Her düşüncenin paylaşılması gerekmiyor. Her kırgınlığın hemen açıklanması gerekmiyor. Her sessizliğin arkasında bir anlam aramak da gerekmiyor. Çünkü dostluk, birbirimizin bütün hayatını denetlemek değil; birbirimizin hayatına gerektiğinde ışı...

İNSANI ZAMAN DEĞİL ZAMANIN İÇİNDEKİ HALLER ANLATIR

Resim
İNSANI ZAMAN DEĞİL, ZAMANIN İÇİNDEKİ HALLERİ ANLATIR İnsanları tanımak için eskiden çok çaba harcardım. Ne demek istedi? Neden böyle söyledi? Bana gerçekten değer veriyor mu? Bunu niye yaptı? Acaba kırıldı mı? Ben mi yanlış anladım? Bir de üstüne, insan davranışlarının alt yazısını okumaya çalışırdım. Sanki herkesin alnında küçük bir kullanım kılavuzu vardı da ben onu bulmaya uğraşıyordum. Meğer gerek yokmuş. İnsan, kendini anlatmak için uzun uzun konuşmuyor aslında. Bir süre sonra yaptığı küçücük şeylerle bütün hikâyesini anlatıveriyor. Mesela zor gününde aramadığın hâlde seni arayan biri vardır. “İyi misin?” der. Öyle büyük laflar etmez. Çözüm üretmez. Hayatını baştan aşağı düzene sokmaya da kalkmaz. Sadece sesini duymak ister. Bir de vardır; her şey yolundayken en yakınındadır. Fotoğraflarda yanındadır, kahkahalarda yanındadır, sofralarda yanındadır… Ama hayat biraz ağırlaşınca telefonuna bile ulaşamazsın. O zaman insan şunu anlıyor: Bazıları hayatına arkadaş olara...

SEN KENDİNİ UNUTSAN BİLE ..

Resim
  SEN UYURKEN BİLE BEDENİN SENİ UNUTMUYOR İçimizdeki minik kargocular, dev enerji santralleri ve bizi korumaya çalışan sessiz bir şehir var içimizde .Ne muazzam bir yapı bin şükürle... Gece oldu. Telefonu ,TV yi bıraktın.  Işığı kapattın.  Gözlerini kapattın. Sen uyudun. Peki ya bedenin? O uyumadı.Hala uyanık.. Sen dünyadan birkaç saatliğine uzaklaşırken, içinde bambaşka bir dünya çalışmaya devam etti. Kalbin atmaya devam etti.  Akciğerlerin nefes aldı.  Beynin gün boyunca yaşadıklarını işlemeye devam etti.  Bağışıklık sistemin devriye gezdi.  Hücrelerin onarım yaptı.  Milyonlarca küçük molekül görevine devam etti. Ve bütün bunları yaparken senden tek bir şey istedi: Bırak beni çalışayım . Bedenimizi çoğu zaman tek bir bütün olarak düşünüyoruz. “Ben.” Ama aslında “ben” dediğimiz şey, inanılmaz büyük bir organizasyonun sonucu. Milyarlarca hücre... Her biri farklı bir görev üstlenmiş. Kimi enerji üretiyor, kimi protein yapıyor, kimi mesaj taşıyor, ...

İKİ UÇ ARASINDA KAYBOLAN EBEVEYNLİK

Resim
 İKİ UÇ ARASINDA KAYBOLAN EBEVEYNLİK Eskiden çocuklara yeterince değer verilmedi. Çocuk, çoğu zaman söz hakkı olmayan, büyüklerin dünyasına uyum sağlamak zorunda bırakılan küçük bir insan olarak görüldü. “Büyü de adam ol.” denildi; çocuk sustu, bekledi, itaat etti. Duyguları çoğu zaman önemsenmedi, fikirleri sorulmadı, ihtiyaçları “çocukluk” denilerek geçiştirildi. Büyük ne derse o oldu. Çocuğun görevi uyum sağlamaktı. Sonra zaman değişti. Çocukların duygularını önemsemeyi, onları dinlemeyi, fikirlerine değer vermeyi öğrendik. Bu elbette çok kıymetliydi. Fakat bir yerlerde, çok önemli bir şeyi daha yaparken ölçüyü kaçırdık! Çocuğa değer vermekle, çocuğu hayatın merkezine koymak arasındaki ince çizgiyi kaybettik. Ve bir gün, başka bir ebeveynlik biçimi çıktı : Prens-Prenses Ebeveynliği Çocuğun üzülmesine tahammül edemeyen, “hayır” demekten korkan, sınır koyduğunda kendini suçlu hisseden, travma yaşayacağını düşünen; çocuğun her isteğini karşılamayı sevginin göstergesi sanan, her da...

DİLİN YARA MI ŞİFA MI ?

Resim
  DİLİN YARA MI, ŞİFA MI? “Bilmiyorum” diyebilmek, zekânın terbiyesidir. Her şeyi biliyormuş gibi davranmak yerine, bilmediğini kabul edebilmektir. Çünkü insanın zihni, “Ben zaten biliyorum.” dediği yerde öğrenmeye kapanır. “Yanılmışım” diyebilmek, egonun terbiyesidir. Kendi fikrinin değişmez bir gerçek olmadığını kabul etmektir. Bazen haklı olmaktan daha değerlidir, gerçeğin yanında durabilmek. “Özür dilerim” diyebilmek,oluşmuş  karakterin terbiyesidir. Ama öyle kuru kuruya değil… Arkasından bir “ama sen de…” getirmeden. Çünkü “Özür dilerim ama…” cümlesinin özrü, genellikle ilk üç kelimeden sonra valizini toplayıp gitmiştir. “Nasıl düzeltebilirim?” diyebilmek ise insanlığın terbiyesidir. Sadece pişman olmak değil, verdiği zararı onarmaya gönüllü olmaktır. “Ben böyleyim.” demek' sorumluluk almam'ın Türkçesidir . Zor olan, “Böyle davrandım ama daha iyisini seçebilirim.” diyebilmektir. “Seni dinliyorum.” diyebilmek, sevginin terbiyesidir. Karşımızd...

DAHA AZ ÖL ,DAHA ÇOK YAŞA

Resim
 DAHA AZ ÖL, DAHA ÇOK YAŞA Bugün kendin için bir adım at. “Daha az ye, daha çok düşle. Daha az uyu, daha çok nefes al. Daha az öl ve ebediyen yaşa…” Tanrılar Okulu kitabında geçen bu söz, zihnime bir cümleden çok daha fazlasını bıraktı. Çünkü hayat, çoğu zaman alışkanlıklarımızın gölgesinde uyuyarak geçiyor. Tıka basa doyduğumuz sofralarda ruhumuz aç kalıyor. Gözlerimizi uzun uykulara kapatırken, kalbimiz aslında uyanmak istiyor. Her gün biraz daha unutuyoruz yaşamanın ne olduğunu… Ama hâlâ bir umut var: Hatırlamak. Ve hatırlanacak şeyler yapmak. Daha az ye… Çünkü doyum bazen bir tabakta değil, bir hayalde gizlidir. Ruhunu beslemeyen hiçbir öğün seni gerçekten tatmin edemez. Daha çok düşle… Çünkü hayaller, ruhun gerçek besinidir. Bir insan ne kadar hayal kurabiliyorsa, o kadar diridir. Hayalini kuramadığın hiçbir şeyi inşa edemezsin. Daha az uyu… Çünkü yaşam, rüyaların içinde değil; farkındalığın içinde saklıdır. Gerçek uyanış, gözlerini açmakla değil, kalbini açmakla başlar. Daha ...

BAŞKALARINI DEĞİL, KENDİNİ OKU

Resim
Dünyanın en zor işidir kendini okuyabilmek. Belki de bu yüzden başkalarını okumayı, çözümlemeyi, eleştirmeyi ve yargılamayı tercih ederiz. Çünkü başkasının hayatına bakmak kolaydır; kendi içimize bakmak ise cesaret ister. Ne ilginçtir ki hepimiz başkalarının hayatları konusunda ne kadar da bilgiliyizdir. Kimin çocuğunu nasıl yetiştirmesi gerektiğini biliriz. Kimin evliliğinde neyin yanlış olduğunu hemen fark ederiz. Arkadaşımızın neden mutsuz olduğunu, komşumuzun neden kilo aldığını, akrabamızın neden yalnız kaldığını, bir başkasının neden işinde başarılı olamadığını birkaç cümlede çözeriz. Hatta bazen hiç kimse bizden yardım istemediği halde onların hayatlarına müdahale etmeyi kendimize görev ediniriz. Bir bakmışsınız, kahvaltı masasında bir çocuğun eğitiminden sorumlu uzman pedagog oturuyor: "Bu çocuk böyle yetiştirilmez." Öğlen başka bir yerde, arkadaşının evliliğine son noktayı koyan bir ilişki danışmanı: "Ben olsam o insanla bir dakika bile durmam. Sen bir zavallıs...