BİRAZ ALAN BİRAZ NEFES
BİRAZ ALAN BİRAZ NEFES İnsan ilişkilerinde tuhaf bir huyumuz var.
Sevdiğimiz insanı hayatımıza aldığımızda, ona bir sandalye vermekle yetinmiyoruz.
Masayı da ona göre kuruyoruz.
Sonra masanın etrafındaki bütün sandalyeleri kaldırıp:
“Sen zaten varsın.” diyoruz.
Belki de ilişkilerde bizi yoran şey sevgisizlikten çok, birbirimizin hayatında gereğinden fazla yer kaplamamız.
Oysa herkesin hayatında kendisine ait bir oda olmalı.
Kapısı bazen kapanabilmeli.
Penceresi açılabilmeli.
Ve o odanın anahtarı sadece kendisinde kalabilmeli.
Çünkü bir insanı sevmek, onun bütün hayatına taşınmak değildir.
───
DOSTLUKTA…
Dostlukta yakınlık güzel şey.
Ama insan bazen en yakın arkadaşına bile her şeyini anlatmak zorunda olmadığını öğrenmeli.
Her düşüncenin paylaşılması gerekmiyor.
Her kırgınlığın hemen açıklanması gerekmiyor.
Her sessizliğin arkasında bir anlam aramak da gerekmiyor.
Çünkü dostluk, birbirimizin bütün hayatını denetlemek değil; birbirimizin hayatına gerektiğinde ışık tutabilmek.
Bir arkadaşınızın her derdini bilmeniz, onun bütün yükünü taşımanız gerektiği anlamına gelmez.
Bazen sadece:
“Ben buradayım. Hazır olduğunda konuşuruz.”
demek yeter.
Çünkü bazı insanlar anlatmak için değil, önce kendilerini toparlamak için susar.
Biz ise bazen o sessizliğe dayanamayıp arkadaşımızın duygularına da müdahale ediyoruz.
Sanki dostluk değil, acil durum yönetim merkeziyiz.
───
AŞKTA…
Aşkta ise insanın sınırları daha kolay karışıyor.
Çünkü sevince aklımız biraz romantik davranıyor.
Bir bakıyoruz, karşımızdaki insan sevgilimiz olmaktan çıkmış; hayatımızın genel müdürü olmuş.
Ne yapacağımıza o karar veriyor.
Kimlerle görüşeceğimizi onun tepkilerine göre ayarlıyoruz.
Mutluluğumuzu onun ilgisine bağlıyoruz.
Sonra bir gün o insan yoruluyor.
Biz de:
“Beni artık sevmiyor.”
diyoruz.
Belki de mesele sevgisinin bitmesi değildir.
Belki de biz bir insandan, tek başına bir insanın karşılayamayacağı kadar çok şey beklemişizdir.
Bir insan sevgiliniz olabilir.
Eşiniz olabilir.
Hayat arkadaşınız olabilir.
Ama sizin bütün hayatınız olmak zorunda değildir.
Çünkü bir insanın omuzlarına sizin bütün mutluluğunuzu bırakırsanız, sevgi bir süre sonra yük gibi hissedilebilir.
Sevmek başka şeydir.
Birbirinin bütün eksiklerini kapatmaya çalışmak başka.
───
EVLİLİKTE…
Evlilikte “biz” olmak çok kıymetli.
Ama “biz” olurken “ben”i kaybetmek biraz tehlikeli.
Aynı evde yaşamak, aynı düşünmek demek değil.
Aynı soyadını taşımak, aynı hayallere sahip olmak da değil.
Biri kitap okumak isterken diğeri televizyon seyredebilir.
Biri arkadaşlarıyla kahve içmek isteyebilir.
Diğeri evde pijamasıyla oturup dünyanın bütün sorunlarını çözmeye çalışabilir.
Bu ayrılıklar evliliğin bozulduğunu göstermez.
Tam tersine, iki ayrı insanın hâlâ iki ayrı insan olduğunu gösterir.
Çünkü evlilikte bazen en büyük yakınlık, birbirinin nefesini kesmeden yanında durabilmektir.
Eşinizin her duygusunu çözmek zorunda değilsiniz.
Her sessizliğini kendinizle ilişkilendirmek zorunda da değilsiniz.
Bazen insanın canı sadece susmak ister.
Ve eşinin bunu kişisel bir saldırı olarak algılamaması, dünyanın en romantik jestlerinden biri olabilir.
───
İŞ HAYATINDA…
Bir de iş hayatı var.
Orada “fedakârlık” kelimesini biraz fazla seviyoruz.
“Sen yaparsın.”
“Senin elinden gelir.”
“Bir de bunu hallediver.”
“Biz bir aileyiz.”
Bir bakıyoruz, aile olmuşuz ama miras paylaşımında adımız yok. :)
Çalışmak başka, kendini sürekli yetiştirilmesi gereken bir kurtarıcıya dönüştürmek başka.
İyi çalışan insan olmak güzel.
Güvenilir olmak güzel.
Ama her işi üstlenen kişi olmak, zamanla insanların gözünde görev tanımına dönüşebiliyor.
Üstelik bir süre sonra kimse sizin fedakârlık yaptığınızı bile fark etmiyor.
Çünkü sürekli verdiğiniz şey, bir noktadan sonra fedakârlık olmaktan çıkıp “normal” kabul ediliyor.
Belki de iş hayatında da biraz alan bırakmak gerekiyor.
Herkes kendi sorumluluğunu taşısın.
Siz de kendi hayatınızı taşıyın.
Çünkü emek vermek başka, kendinden vazgeçmek başka.
───
ÇOCUKLARIMIZDA BİLE…
Alan bırakmayı yalnızca yetişkin ilişkilerinde düşünmemek gerekiyor.
Çocuklarımızı da bazen sevgimizle fazla sarıyoruz.
Onların yerine düşünüyoruz.
Onların yerine konuşuyoruz.
Onların yerine sorun çözüyoruz.
Onlar düşmeden kaldırıyoruz.
Sonra da:
“Neden kendi başına karar veremiyor?”
diye şaşırıyoruz.
Belki de cevap çok basit.
Çünkü biz daha karar vermesine fırsat bırakmadan kararını vermişiz.
Çocuk büyütmek, onun önündeki bütün taşları toplamak değildir.
Bazen düşebileceği kadar güvenli bir alan bırakmaktır.
Çünkü insan biraz da kendi deneyimleriyle büyür.
───
PEKİ YA KENDİMİZ?
Asıl mesele belki burada başlıyor.
Başkalarına hayatımızda yer açarken kendimize ne kadar yer bırakıyoruz?
Bir eş oluyoruz.
Bir anne, bir baba, bir evlat, bir arkadaş, bir öğretmen, bir çalışan…
Herkese yetişiyoruz.
Herkesi düşünüyoruz.
Herkesin ihtiyacını anlamaya çalışıyoruz.
Sonra akşam oluyor ve kendimize dönüp:
“Ben bugün ne istiyordum?”
diye soruyoruz.
Cevap bazen gelmiyor.
Çünkü bütün gün herkesin hayatında vardık da, kendi hayatımıza uğramayı unutmuşuz.
Belki de biraz boşluk tam burada gerekli.
Kendimiz için.
Sessiz kalabileceğimiz.
Kimseye açıklama yapmak zorunda olmayacağımız.
Bir şey üretmek, okumak, yürümek, düşünmek ya da hiçbir şey yapmamak için.
Çünkü boşluk her zaman eksiklik değildir.
Bazen insanın kendisini yeniden duyabilmesi için gereken yerdir.
───
Birini kaybetmemek için hayatımızı onun etrafında yeniden düzenlemek zorunda değiliz.
Bir dostu kaybetmemek için bütün sırlarımızı ona teslim etmek zorunda değiliz.
Bir evliliği korumak için kendi kişiliğimizden vazgeçmek zorunda değiliz.
İş yerinde değer görmek için sürekli kendimizi tüketmek zorunda değiliz.
Çocuklarımızın iyi olması için onların yerine yaşamamız gerekmiyor.
Ve belki en önemlisi…
Sevdiğimiz insanların hayatında yer almakla, onların hayatının tamamını doldurmak arasında büyük bir fark var.
Biraz boşluk bırakın.
Bırakın ki merak edebilsinler.
Özleyebilsinler.
Kendi kararlarını verebilsinler.
Sizi yeniden seçebilsinler.
Siz de kendinizi yeniden seçebilin.
Çünkü bazı bağlar, birbirine sımsıkı tutununca değil; birbirinin nefes alabileceği kadar gevşek bırakılınca güçleniyor.
Belki de gerçek yakınlık, birbirimizin hayatına ne kadar girdiğimizle değil…
Birbirimizin hayatında, kendimiz olmaya yetecek kadar alan bırakabilmemizle ölçülüyor.
Ve insan bunu öğrendiğinde fark ediyor:
Herkesi yanında tutmak zorunda değil.
Herkesin yanında olmak zorunda da değil.
Bazı insanlar hayatımızda bir ömür kalır.
Bazıları bir mevsim.
Bazıları yalnızca bize bir şey öğretmek için uğrar.
Bizim görevimiz bütün kapıları sonsuza kadar açık tutmak değil.
Hangi kapının açık kalacağını, hangisinin kapanacağını ve en önemlisi kendi içimizde hangi kapıyı hiç kapatmamamız gerektiğini öğrenmek.
Kendimize açılan kapıyı mesela…
Onu hep açık bırakalım.
Çünkü hayatımızdaki herkes bir gün değişebilir, uzaklaşabilir, gidebilir.
Ama insanın kendi hayatında kendisine ayırdığı yer…
En uzun süre kalması gereken yerdir.
Yeldaca Şeyler
Yelda Kuşcu Kılıçarslan

Yorumlar
Yorum Gönder