Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ÇOCUĞUN BEYNİNDE AÇAN DALLAR

Resim
 Çocuğun Beyninde Açan Dallar Bazı çocuklar bilgiyi öyle hızlı kavrar ki, sanki beynin içinde gizli bir bahçıvan sürekli yeni dallar yetiştiriyormuş gibi… Bazıları ise bir süre donup bakar, düşünür, zorlanır; çünkü o bahçede dallar henüz yeni filizlenmektedir. Ben sınıfımda bu farkı inanın her gün görüyorum. Aslında bunun nedeni çok basit. Beynimiz öğrendikçe dallanır. Öğrenme olmazsa dallar kurur, geri çekilir. Çocukların beyninde “sinaps” dediğimiz küçük bağlantılar vardır. Her yeni bilgi, her yeni deneyim, her yeni merak kıvılcımı bu bağlantılara bir dal daha ekler. Bir çocuğun ilk kelimesi, ilk çizgisi, ilk sorusu hep bu dalların büyümesine yardım eder. Ama eğer çocuk yeterince öğrenme deneyimi yaşamazsa, yeterince konuşulmazsa, sorularına cevap bulamazsa… işte o zaman o dallar yavaş yavaş incelir, körelir. Tıpkı sulanmayan bir çiçek gibi kurur.. Bu yüzden erken yaşta öğrenme çok değerlidir. Çünkü çocuk için “erken” olan her şey, beyin için “tam zamanı”dır. Anne babalara şöyle ...

DİZİNDEKİ TOZU SİLKELEYEN ÇOCUKLAR

Resim
 Bir çocuğa verilebilecek en büyük hediye nedir diye sorulsa, çoğumuzun aklına iyi bir eğitim, güzel bir gelecek, belki de maddi imkânlar gelir. Oysa hayat, planladığımız gibi ilerlemeyi pek sevmez. Bir gün her şey yolundayken, ertesi gün küçük bir hayal kırıklığı, bir başarısızlık ya da beklenmedik bir engel çıkıverir karşımıza. İşte tam o anlarda çocuğun cebinde taşıdığı en değerli şey; yeniden ayağa kalkabilme gücüdür. Yani yılmazlık. Çocukluk dediğimiz şey, aslında minik denemeler ve bolca “olmadı”lardan ibarettir. Bir kule yapar yıkılır, bir ayakkabı bağlamaya çalışır düğüm olur, bir arkadaş edinir ama anlaşamaz. Biz büyükler çoğu zaman o anları hızla düzeltmek isteriz. Kuleyi yeniden kurar, ayakkabıyı bağlar, hatta bazen arkadaş ilişkilerine bile müdahale ederiz. “Aman üzülmesin.” Ne yazık ki hayatın küçük sarsıntılarını çocuk yerine biz üstlendikçe, onların denge kurma becerisini de farkında olmadan elinden alırız. Oysa biraz geri çekilip izlediğimizde ilginç bir şey olur....

EN BÜYÜK MİRAS KIRILMAYAN KANATLAR

Resim
  Bir düşünün… Hayat kocaman bir lunapark olsaydı; kimimiz koşa koşa çarpışan arabalara atlar, kimimiz rüzgârı yüzünde hissedebileceği salıncakları seçer, kimimiz de kalbi biraz hızlı çarpsa da o karanlık korku tünelinden geçmeye cesaret ederdi. Her oyunun içinde küçük bir sarsıntı, kısa bir ürperti, “şimdi ne olacak?” diye içimizi kıpırdatan bir an saklıdır. İşte tam o kalp atışlarının hızlandığı yerde bir çocuk var… Düşse bile yerden kalkmayı bilen, dizlerindeki tozu silkelerken gözlerinde o tanıdık ışıltıyı taşıyan bir çocuk. Yüzünde beliren o hafif, kendinden emin gülümseme var ya, işte o, yılmazlığın en sade hali. Ve o an, biraz uzaktan izleyen anne babanın içinden sessizce şu cümle geçer“galiba doğru şeyler yapıyorum.” Yılmazlık dediğimiz şey tam olarak budur aslında; çocuğun hiç düşmemesi, hiç üzülmemesi,hep mutlu olması , hayatın hep pamuk şekeri tadında akıp gitmesi değildir. Zaten böyle bir dünya maalesef yok. Yılmazlık; düştüğünde kırılmadan toparlanabilmek, hayal kırık...

PROJE ÇOCUKLAR ÇAĞINDA 23 NİSAN'I ANLAMAK

Resim
  Bugün 23 Nisan. Takvim yaprakları sıradan bir bahar gününü işaret ediyor gibi görünse de, aslında bu tarih bir milletin “Egemenlik benimdir!” diyerek ayağa kalktığı ve bu devasa sözü en küçük omuzlara emanet ettiği o büyük günün adı. ​Sabah okullarda çocuk sesleri yankılandı; bayraklar gökyüzüyle buluştu, şiirler okundu, neşeli gösteriler yapıldı. Bir anlığına her şey tam da olması gerektiği gibiydi: Umut dolu, renkli ve kusursuz. ​Ancak ben bu satırları; çocukların ve kadınların hâlâ yeterince korunamadığı, haber bültenlerinin çocuk gülüşlerinden çok çocuk acılarıyla dolduğu bir iklimden yazıyorum. İşte tam da bu yüzden 23 Nisan, benim için sadece bir bayram değil; bir vicdan yoklamasıdır. Biz neyi başardık, nerede sınıfta kaldık? ​Bir dönemin çocuk yetiştirme serüveni “Dayak cennetten çıkmadır” zihniyetinin gölgesindeydi. Şiddetin terbiye, korkunun saygı sanıldığı o gri çağlardan geçtik hepimiz. “Büyükler her zaman haklıdır” düsturuyla büyütülen o çocuklar; duygularını sa...

BAZI İNSANLAR ÖLÜLERİ SEVER..

Resim
  BAZI İNSANLAR ÖLÜLERİ SEVER.. Yaşayan bir kalbi sevmek cesaret ister, ölü bir hatırayı sevmek ise sadece vicdan meselidir. Hiç anlam veremem.Bazı insanlar sevgiyi hep geç kalmış bir mevsim gibi yaşar. Ağaç yapraklıyken değeri bilinmez; dökünce kıymete biner… dökülen yaprağa yazılan şiirler, söylenen şarkılar gibi .. işte öyle. Hayattayken sesi rahatsız eder, sustuğunda özlenir. Yanındayken kusur sayılır, yokluğunda hatıra diye saklanır. Garip bir çelişki değil mi? Adam sağken babasına iki çift güzel söz etmez… Ama mezar taşına en pahalı mermeri seçer. Sanki taş yumuşak, kalp serttir bu dünyada. Kardeşiyle yıllarca konuşmaz… Bir gün bir bakarsın, ölmüş “ah benim canım kardeşim” diye anlatırken ağlar herkese. İnsan ister istemez sorguluyor;ben sorguluyorum arkadaş  Canlıyken neden “can” değildi de, şimdi oldu? Can demek…bana göre büyük kelime ..herkese söylenmez. Birinin yanında kendin gibi olabilmek demek. Sözünü tartmadan konuşabildiğin, sustuğunda bile anlaşılabildiğin ...

BİR CÜMLEYE ÇARPAN HAYATLAR

Resim
 Bazen bir fark ediş, bir ömre bedel olur.Kaçtığın yerde kendini bulan gerçekler… Bazı cümleler vardır; insan onları okumaz, onlara adeta çarpar. İşte Tanrılar Okulu’ndan o söz de benim için tam olarak buydu: “Dış dünyamın kalitesinin daha iyi ya da daha kötü olmasının benim temel sorumluluğum olduğunu fark ettiğim andan itibaren şikayet etmekten, başkalarını suçlamaktan vazgeçtim.” İnsan bu cümleyi ilk okuduğunda hafifçe rahatsız olur. Çünkü bu, konfor alanımıza bırakılmış küçük bir bomba gibidir. Yıllardır itinayla kurduğumuz “suçlu listesi” bir anda anlamsızlaşır. Trafik suçlu değil, ekonomi suçlu değil, hava bile suçlu değil. Hatta o meşhur “ben aslında çok iyiyim ama insanlar…” cümlesi de çöker. Evet, zor bir yüzleşme kabul .Demek ki başrol benim. Eskiden hayat biraz daha kolaydı. Yağmur yağardı, moralim bozulurdu;suçlu bulutlar. İnsanlar kaba davranırdı;suçlu insanlar. Planlarım tutmazdı;suçlu kader. Hayatım bir nevi “suçlu arama motoru” gibiydi; ne yazsam sonuç çıkıyordu. Am...

NE OLURSA NE DEĞİŞİR DÜNYADA ?

Resim
 Bir şey olur… Bazen küçücük, fark edilmez gibi. Bir söz, bir bakış, bir karar. Ve biz çoğu zaman sorarız: “Ne değişir ki?” Oysa dünya, büyük kırılmalarla değil; küçük kaymalarla değişir. Bir öğretmen, bir çocuğa “sen yapamazsın” dese… Belki o çocuk bir daha denemez. Ama aynı öğretmen “denersen olur” dese, bir hayat yön değiştirir. Ne oldu? Sadece küçük bir cümle. Ne değişti? Bir insanın kaderi. Bir anne, çocuğunun elinden telefonu alıp onunla göz göze konuşsa… Belki o çocuk kendini ilk kez gerçekten görülmüş hisseder. Ama aynı anne, “oyna sen” deyip geçse, o çocuk dünyayı ekranlardan öğrenir. Ne oldu? Sadece bir tercih. Ne değişti? Bir neslin bakış açısı. Bir insan, yolda yürürken yere atılan bir çöpü alıp çöpe atsa… Belki kimse görmez. Ama o an dünya biraz daha yaşanır olur. Bir başkası görür ve o da yapar. Ne oldu? Küçük bir hareket. Ne değişti? Alışkanlıklar,kelebek etkisi .. Biz hep büyük değişimleri bekliyoruz. Bir lider gelsin, bir sistem değişsin, bir mucize olsun… Ama asıl...

MESELE BÜYÜK !

Resim
  Mesele büyük .. Artık yeni bir cümle kalıbı var: “O yapmaz… O sevmez… O yemez…” Markette ürünleri karıştıran çocuğa “çocuk işte” deniyor, misafirlikte evi dağıtan çocuğa “alışık değil ondan ” deniyor, başkasının eşyasına zarar veren çocuğa ise “küçük daha” diye geçiştiriliyor… Çocuk adına konuşan, onun yerine karar veren ama sınır koyamayan bir ebeveynlik türedi . Komşunun bahçe lambasını kıran çocuğa “yapma” denildiğinde verilen cevap: “Çocuğumdan daha kıymetli değil.” Zaten sorun tam da burada başlıyor. Sorun çocuklarda değil… Sorun; sınır koymayı bilmeyen, sorumluluk vermekten kaçan, iki sosyal medya videosuyla kendini “bilinçli ebeveynlikte master yapmış ” sanan yetişkinlerde. Çocuğa çok erken yaşta telefon, tablet veriliyor… İçinde ne var, ne izliyor, hangi oyunu oynuyor kimse bilmiyor.Yeter ki sussun .. Şiddeti oyun sanan, sabrı bilmeyen, anında tüketen ,yaratıcılık nedir sıkılmak nedir bilmeyen tanımayan bir nesil büyüyor. Televizyonda ise başka bir dünya… Yeraltı mafya d...

KENDİ TALİHİNİN MİMARI MISIN YOKSA SADECE TAŞERONU MU?

Resim
 ​İlber Ortaylı’nın o kendine has üslubuyla zihnimize bıraktığı o meşhur cümle: “Herkes kendi talihinin mimarıdır.”  Bu cümleyi ilk duyduğumuzda içimizde iki sesli bir koro başlar. Birinci ses, sabah 6’da alarmı ertelemeden kalkan o hırslı "girişimci" edasıyla bağırır: "Evet! Kendi hayatımın efendisiyim!" Diğer ses ise, elinde yarım kalmış bir kahve, üzerinde pijamalarıyla kısık sesle fısıldar: "İyi de kardeşim, benim elimdeki kalem sürekli başkasının çizdiği izlekten gidiyorsa; ben gerçekten yazıyor muyum, yoksa sadece başkasının yazdığı hikayenin satır aralarını mı boyuyorum?" ​İşte varoluş dediğimiz o tuhaf serüven, tam da bu iki sesin arasındaki çekişmeli sohbettir. ​ Bir yanda "Kader" deyip koltuğa gömülenler var . Bu grup için hayat, bitmiş bir filmdir; onlar sadece dublaj yaparlar. "Nasip,kısmet ,kader " kelimesini, çabalamaktan kaçmak için bir yastık niyetine kullanırlar. Diğer yanda "Ben yaparım" deyip pes etmryenler ...

İYİ GELMEK BİR SANATTIR

Resim
  Cahit Zarifoğlu ne güzel söylemiş: “Birilerinin kalbine iyi gelmeyi öğrenin… Yük olma işini herkes yapıyor zaten.” Ne tuhaf değil mi… İnsan olmak, çoğu zaman farkında olmadan birilerinin omzuna bırakılmış görünmez yük  gibi. Bir bavul dolusu içinde kırgınlıklar, yarım kalmış cümleler, biraz da “beni anla” diye susan duygular… Ama kimse bavuluna “dikkat kırılabilir” etiketi yapıştırmıyor. Oysa iyi gelmek… İyi gelmek bir sanat. Hem de öyle herkesin eline fırça alıp yapabileceği türden değil. Birinin kalbine iyi gelmek; çayın demini tutturmak gibi… Ne çok acı, ne de tatsız olacak. Tam kıvamında bir “ben buradayım” hissi. Bazıları vardır, ortama girer girmez hava değişir bilirsiniz. Sanki pencere açılmış gibi… Bir ferahlık, bir “oh” çekiş… Bir de bazıları vardır, daha kapıdan girerken elektrikler kesilir ortalık kararır. Sigortayı attıran insan modeli. Onlar genelde “Ben neden yalnızım?” diye düşünürken bile kalabalığı yorarlar. İyi gelmek zor değil aslında… Ama...

SANDALYE TEORİSİ

Resim
  Hayat dediğimiz şey, aslında uzun bir masa. Kimi zaman kalabalık, kimi zaman eksik… Ama hep bir yerlerde oturacak bir yer arar insan. Bazı masalar vardır… Sen daha yaklaşırken biri gözlerinin içine bakar, gülümser, ve hiç düşünmeden bir sandalye çeker. “Gel,” der gibi. Hiç konuşmadan anlaşılır bazı şeyler. Senin orada olman sorgulanmaz. Yer açılır. Kalp açılır. Hatta bazen sandalye biraz sıkışır ama kimse şikâyet etmez. Çünkü mesele rahatlık değil, mesele senin orada olmandır. Sonra başka masalar vardır… Sen yaklaşırsın, ama kimse yerinden kıpırdamaz. Gözler başka yöne bakar, sandalyeler sanki yere yapışmıştır. Bir an duraksarsın… “Ben mi yanlış geldim?” diye düşünürsün. İşte tam o an başlar insanın kendini küçültme hali. Belki kenara ilişirim, belki ayakta da dururum, belki biraz daha beklersem fark ederler… Fark ederler mi? Bazen ederler. Ama o fark ediş bile “oturabilirsin” demek yerine, “hadi bakalım, hak ediyor musun?” gibi olur. Ve en yoranı da budur: Sürekli ...