DİZİNDEKİ TOZU SİLKELEYEN ÇOCUKLAR
Bir çocuğa verilebilecek en büyük hediye nedir diye sorulsa, çoğumuzun aklına iyi bir eğitim, güzel bir gelecek, belki de maddi imkânlar gelir. Oysa hayat, planladığımız gibi ilerlemeyi pek sevmez. Bir gün her şey yolundayken, ertesi gün küçük bir hayal kırıklığı, bir başarısızlık ya da beklenmedik bir engel çıkıverir karşımıza. İşte tam o anlarda çocuğun cebinde taşıdığı en değerli şey; yeniden ayağa kalkabilme gücüdür. Yani yılmazlık.
Çocukluk dediğimiz şey, aslında minik denemeler ve bolca “olmadı”lardan ibarettir. Bir kule yapar yıkılır, bir ayakkabı bağlamaya çalışır düğüm olur, bir arkadaş edinir ama anlaşamaz. Biz büyükler çoğu zaman o anları hızla düzeltmek isteriz. Kuleyi yeniden kurar, ayakkabıyı bağlar, hatta bazen arkadaş ilişkilerine bile müdahale ederiz. “Aman üzülmesin.” Ne yazık ki hayatın küçük sarsıntılarını çocuk yerine biz üstlendikçe, onların denge kurma becerisini de farkında olmadan elinden alırız.
Oysa biraz geri çekilip izlediğimizde ilginç bir şey olur. Çocuk, önce durur, bakar, belki biraz söylenir… sonra yeniden dener. İşte o ikinci deneme, hatta üçüncüsü, dördüncüsü… Yılmazlığın tam da kendisidir. Bizim “yazık oldu” dediğimiz yerde, onlar “bir daha yaparım” demeyi öğrenir.
Bazen de çocukların küçücük sorunları bize çok basit gelir. “Anne çorabım kayboldu”, “Baba bunu yapamıyorum” gibi cümleler gün içinde defalarca tekrarlanır. Refleks olarak hemen yardım etmek isteriz. Çünkü hızlıdır, pratiktir, konforludur. Ama bir an durup “Bir dene bakalım” dediğimizde, o küçük insanın içinde kocaman bir kapı aralanır. İlk başta homurdanır belki, biraz uğraşır, hatta pes edecek gibi olur… sonra bir bakmışsınız, başarmış. O an yüzünde beliren ifade, dünyanın en samimi gururudur. Ve o duygu, bir daha karşısına çıkan zorluklarda ona eşlik eder.
Hatalar meselesi de işin en ilginç tarafı. Biz yetişkinler hatalarımızı mümkün olduğunca gizlemeye çalışırken, çocuklar her şeyi olduğu gibi yaşar. Bir bardak kırılır, bir çizgi taşar, bir cevap yanlış olur. O an verdiğimiz tepki, çocuğun zihninde derin bir iz bırakır. Eğer hata, korkulacak bir şey gibi sunulursa, çocuk risk almaktan uzaklaşır. Ama “olur böyle şeyler” dediğimizde, dünya daha yaşanabilir bir yer haline gelir. Belki de en öğretici anlar, tam da o küçük kazaların yaşandığı anlardır.
Duygular da bu yolculuğun sessiz kahramanlarıdır. Çocuk korktuğunda, üzüldüğünde ya da öfkelendiğinde çoğu zaman onu hemen o duygudan çıkarmaya çalışırız. “Bir şey yok, geçer” deriz. Ama aslında o duygu, çocuğun içinden geçmesi gereken bir yoldur. Ona eşlik edildiğinde, anlaşıldığında ve adlandırıldığında, çocuk o duyguyla baş etmeyi öğrenir. Korkunun içinden geçebilen bir çocuk, cesareti de kendiliğinden keşfeder.
Bütün bunların arasında en zor ama en gerçek ise ;çocuklar söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı öğrenir. Biz bir sorunla karşılaştığımızda nasıl tepki veriyoruz? Hemen pes mi ediyoruz, yoksa yeniden deniyor muyuz? Bir hata yaptığımızda üstünü mü örtüyoruz, yoksa kabul edip devam mı ediyoruz? Çocuk için yılmazlık, anlatılan bir kavram değil; gözlemlenen bir davranıştır.
Elbette hiçbir anne baba kusursuz değil. Bazen sabrımız tükenir, bazen en hızlı çözümü seçeriz, bazen de sadece günü kurtarmaya çalışırız. Bu da hayatın gerçeği. Ama arada bir durup çocuğa şu alanı açabilmek denemesi, yanılması, yeniden denemesi için fırsat vermek belki de ona bırakabileceğimiz en kıymetli mirastır.
Çünkü günün sonunda o okul kapıları kapanır, ders notları sararır ve formüller unutulur. Ama bir çocuk, kendi dizindeki tozu silkeleyip ayağa kalkmayı bir kez öğrendiyse; hayat onu hangi karanlık köşeye savurursa savursun, kendi ışığını yakıp oradan çıkmanın yolunu bulur.
Belki yıllar sonra, hayatın sert bir virajında durup geriye baktığında şunu fark edecek: Ona yapılan en büyük iyilik, her düştüğünde elinden tutup kaldırılması değil; o düştüğü yerden kendi gücüyle doğrulabileceğine inanılmasıydı.
İşte o an, ona sadece bir çocukluk değil, yıkılmayan bir gelecek verdiğinizi anlayacak.

Yorumlar
Yorum Gönder