SANDALYE TEORİSİ

 


Hayat dediğimiz şey, aslında uzun bir masa.
Kimi zaman kalabalık, kimi zaman eksik… Ama hep bir yerlerde oturacak bir yer arar insan.
Bazı masalar vardır… Sen daha yaklaşırken biri gözlerinin içine bakar, gülümser, ve hiç düşünmeden bir sandalye çeker.
“Gel,” der gibi.
Hiç konuşmadan anlaşılır bazı şeyler. Senin orada olman sorgulanmaz. Yer açılır. Kalp açılır. Hatta bazen sandalye biraz sıkışır ama kimse şikâyet etmez. Çünkü mesele rahatlık değil, mesele senin orada olmandır.
Sonra başka masalar vardır…
Sen yaklaşırsın, ama kimse yerinden kıpırdamaz.
Gözler başka yöne bakar, sandalyeler sanki yere yapışmıştır.
Bir an duraksarsın… “Ben mi yanlış geldim?” diye düşünürsün.
İşte tam o an başlar insanın kendini küçültme hali.
Belki kenara ilişirim, belki ayakta da dururum, belki biraz daha beklersem fark ederler…
Fark ederler mi?
Bazen ederler. Ama o fark ediş bile “oturabilirsin” demek yerine, “hadi bakalım, hak ediyor musun?” gibi olur.
Ve en yoranı da budur: Sürekli hak etmeye çalışmak.
Oysa kimse, bir sandalyeye oturmak için kendini ispat etmek zorunda kalmamalı.
Bak, en rahatsız edici gerçek şudur
Eğer bir yerde defalarca “oturabilir miyim?” demek zorunda kalıyorsan, sorun sende değildir.
Sen eksik değilsin.
Sadece… yanlış masadasındır.
Çünkü doğru masa, sana sandalye çekmekle kalmaz;
bazen sen daha gelmeden yerini bile hazır eder.
Ve en güzeli?
Orada otururken dik durmak zorunda kalmazsın.
Kendin olursun.
Kahkahan yüksek çıkabilir, sessizliğin bile yer bulur.
Hiç kimse sana “biraz daha az yer kapla” demez.
Çünkü doğru insanlar bilir: Sen küçüldükçe değil, kendin oldukça güzelsin.
O yüzden…
Bir gün yine bir masaya yaklaştığında ve kimse sana sandalye çekmezse,
sakın kendini sorgulama.
Sandalyeyi zorla çekmeye çalışma.
Gülümse…
Ve sessizce kendine şunu söyle
“Ben ayakta kalacak biri değilim. Sadece yanlış masaya oturdum .”
Sonra dön, kendi yerinin olduğu masayı bul.
İnan bana, orada biri çoktan sandalyeyi çekmiş, seni bekliyordur.
Hayat kısa…
Ayakta beklenilecek kadar uzun değil.
Birilerinin seni fark etmesini beklerken geçen zaman,
geri gelmiyor.
Gençliğini, enerjini, kalbini
“acaba şimdi bana yer verirler mi?” diye tüketmek…
işte en büyük kayıp bu.
Sevgili genç kızlar..
Sen bir davet beklemek zorunda olan biri değilsin.
Sen, bulunduğun yere değer katan birisin.
Kimsenin gözünün içine bakarak
“beni de görün” demek zorunda değilsin.
Çünkü doğru insanlar,
seni görmemek için çaba harcamaz.
Yanlış masalarda beklemek,
insana sabır değil,
yavaş yavaş kendinden vazgeçmeyi öğretir.
Önce sesini kısarsın,
sonra fikirlerini,
sonra kahkahanı…
En sonunda da
“ben zaten böyleyim” dersin.
Hayır.
Sen böyle değilsin.
Sadece yanlış yerdeyken
kendinin küçük bir parçasına dönüşüyorsun.
Bir ortamda var olabilmek için
kendinden eksiltmek zorundaysan,
orada aslında hiç yoksundur
Ve hayat…
Gerçekten çok kısa.
Birinin sana sandalye çekmesini bekleyecek kadar değil,
kendini ispat etmeye çalışacak kadar değil,
sevilmek için şekil değiştirecek kadar hiç değil.
Senin yerin;
ısrarla kendine açtığın yerler değil,
sevilerek sana açılan yerlerdir.
O yüzden artık…
Bekleme.
Israr etme.
Kendini küçültme.
Bir kapı kapanıyorsa,
önünde durup yorulma.
Dön…
ve sana doğru açılan kapıyı bul.
Çünkü inan bana,
dünyada senin için hazırlanmış masalar da  var.
Orada kimse seni tartmaz,
kimse seni denemez,
kimse seni “acaba yeterli mi?” diye ölçmez.
Sadece şunu derler:
“İyi ki geldin.”
Ve işte o an anlarsın…
Sorun hiçbir zaman sen değildin.
​Ve İşte O An Anlarsın...
​Sorun hiçbir zaman sen değildin. Sorun, senin okyanus kadar geniş ruhunu, sığ bir kaba sığdırmaya çalışanların masasındaydı.
​Şimdi derin bir nefes al ve hatırla: Bir masada yer bulamadığın için eksilmedin, sadece henüz kendi krallığına adım atmadın. Senin değerin, başkalarının sana sunduğu sandalyenin konforuyla ölçülemez. Sen, o masadan kalkıp gitme cesaretini gösterdiğin an, aslında kendine en büyük ve en görkemli yeri açmış olursun.
Unutma;
Dünyanın en şık sandalyesi bile, ruhuna dar geliyorsa bir hapishanedir. Ve bazen en güzel yolculuklar, "burası bana göre değil" diyerek masayı terk edenlerin attığı o ilk adımla başlar.
​Kendi değerinin nöbetini tutmaktan vazgeç. Sen bir misafir değil, kendi hayatının ev sahibisin. Eğer birileri sana yer açmıyorsa, belki de o masanın mimarı sen olmalısın. Kendi masanı kur, kendi sandalyelerini seç ve sadece senin gibi ışıldayanları davet et.
​Çünkü hayat, başkalarının sofrasında kırıntı toplamak için değil; kendi ziyafetinde, kendi kahkahanla yankılanmak için var.
Şimdi kalk, üstünü silkele ve o masadan gülümseyerek uzaklaş. Senin için hazırlanan o yer, sen kendini sevmeye başladığın an çiçeklenecek.

Bu Sandalye Teorisi aslında hayatın en yalın ama en zor öğrenilen dersini anlatıyor: Aitlik, bir çaba değil, akıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

MATEMATİK TAMAM PEKİ EMPATİDE NEREDEYİZ ?

İHMALİN İNCELİKLERİ