PROJE ÇOCUKLAR ÇAĞINDA 23 NİSAN'I ANLAMAK


 Bugün 23 Nisan. Takvim yaprakları sıradan bir bahar gününü işaret ediyor gibi görünse de, aslında bu tarih bir milletin “Egemenlik benimdir!” diyerek ayağa kalktığı ve bu devasa sözü en küçük omuzlara emanet ettiği o büyük günün adı.

​Sabah okullarda çocuk sesleri yankılandı; bayraklar gökyüzüyle buluştu, şiirler okundu, neşeli gösteriler yapıldı. Bir anlığına her şey tam da olması gerektiği gibiydi: Umut dolu, renkli ve kusursuz.
​Ancak ben bu satırları; çocukların ve kadınların hâlâ yeterince korunamadığı, haber bültenlerinin çocuk gülüşlerinden çok çocuk acılarıyla dolduğu bir iklimden yazıyorum. İşte tam da bu yüzden 23 Nisan, benim için sadece bir bayram değil; bir vicdan yoklamasıdır.

Biz neyi başardık, nerede sınıfta kaldık?
​Bir dönemin çocuk yetiştirme serüveni “Dayak cennetten çıkmadır” zihniyetinin gölgesindeydi. Şiddetin terbiye, korkunun saygı sanıldığı o gri çağlardan geçtik hepimiz. “Büyükler her zaman haklıdır” düsturuyla büyütülen o çocuklar; duygularını saklamayı öğrendi, susmayı erdem, boyun eğmeyi itaat sandı. Yıllar sonra fark ettik ki; her azarın içinde bir parça özgüven eksikliği, her tokatta ise onarılması güç, sessiz bir kırgınlık büyütmüşüz.
​Bugün ise sanki diğer uca, başka bir uçuruma savrulduk. Şimdilerde “ilah yetiştirme” yarışındayız. Daha beş yaşına gelmeden üç farklı kursa koşturulan, oyun oynarken “zaman kaybediyor” diye kaygı duyulan bir nesil yaratıyoruz. Kodlama bilmeyeni eksik, iki dil konuşmayanı geleceksiz sayıyoruz.
Bir çocuk değil, sanki kutsal bir "proje" yetiştiriyoruz. Oysa Atatürk bu bayramı çocuklara armağan ederken, onları amansız bir yarışa sokmamızı değil; özgür, mutlu ve her şeyden önce "çocuk" kalabildikleri bir dünyada büyütmemizi hayal etmişti.

​Elbette güzel adımlar da attık. Artık şiddetin bir eğitim yöntemi olmadığını savunanların sesi daha gür çıkıyor. Pedagojiyi önemsiyor, çocuk haklarını daha çok konuşuyoruz. Ancak dürüst olalım. Hâlâ başaramadıklarımız, başardıklarımızdan daha büyük.
Çocuklarımızı her türlü istismardan tam anlamıyla koruyamadık.
Kadınların sokaklarda, evlerde, hayatın içinde güvenle var olmasını sağlayamadık.
Eşitliği, adaleti ve o sarsılmaz güven duygusunu toplumsal bir refleks haline getiremedik.
​Bazen geçmişin travmalarına takılıp kalıyoruz, bazen de günün hızına yetişeceğiz diye çocukluğun en doğal hakkı olan "oyunu" ellerinden alıyoruz.

​Bugün törenlerde çocuklar yine koltuklara oturdu, bir günlüğüne dünyayı yönettiler. Mikrofonu eline alan minik bir çocuğun “Daha çok park istiyoruz!” demesi, aslında dünyanın en dürüst siyaset konuşmasıydı. Ne karmaşık vaatler ne de içi boş nutuklar vardı.
Sadece sade, dürüst ve yaşanabilir bir dünya talebi.
​Biz büyüdükçe hayatı karmaşıklaştırmayı çok iyi başardık. Çocukları koruyamayan, kadınları yaşatamayan bir düzen kurup, sonra da 23 Nisan’da en önde alkış tutuyoruz. Biraz buruk, biraz da mahcup bir alkış bu…

​Yine de bu bayramın büyüsü, tüm eksiklerimize rağmen umudu terk etmememizde saklı. Sahneye çıkan, şiir okuyan, gözlerinin içi parlayan her çocuk bize aslında bir şans daha veriyor. Her gülen yüz, “Daha iyisi mümkün, vazgeçme!” diyor.
​Atatürk, koca koca insanların yönetemediği, savaşlarla kana buladığı bu dünyayı tertemiz kalplere emanet ederken; hem derin bir ironi hem de sarsılmaz bir inanç bırakmıştı bize. 23 Nisan’ı gerçekten kutlamak; sadece bayrak sallamak değil, o bayrağın altında yaşayan her canlının güvenle nefes alabildiği bir ülke inşa etmektir.
Bu bayram, geçmişten geleceğe verilmiş bir sözleşmedir.
​Çocuklar bugün bize bakıyor. Ve biz, onların gözlerinin içine başımız dik bir şekilde bakabileceğimiz bir ülke bırakmak zorundayız. Çünkü egemenlik, ancak çocukların korkusuzca gülebildiği bir toprağın üzerinde yükselecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

MATEMATİK TAMAM PEKİ EMPATİDE NEREDEYİZ ?

İHMALİN İNCELİKLERİ