İNSANI ZAMAN DEĞİL ZAMANIN İÇİNDEKİ HALLER ANLATIR
İNSANI ZAMAN DEĞİL, ZAMANIN İÇİNDEKİ HALLERİ ANLATIR
İnsanları tanımak için eskiden çok çaba harcardım.
Ne demek istedi? Neden böyle söyledi? Bana gerçekten değer veriyor mu? Bunu niye yaptı? Acaba kırıldı mı? Ben mi yanlış anladım?
Bir de üstüne, insan davranışlarının alt yazısını okumaya çalışırdım. Sanki herkesin alnında küçük bir kullanım kılavuzu vardı da ben onu bulmaya uğraşıyordum.
Meğer gerek yokmuş.
İnsan, kendini anlatmak için uzun uzun konuşmuyor aslında.
Bir süre sonra yaptığı küçücük şeylerle bütün hikâyesini anlatıveriyor.
Mesela zor gününde aramadığın hâlde seni arayan biri vardır.
“İyi misin?” der.
Öyle büyük laflar etmez.
Çözüm üretmez.
Hayatını baştan aşağı düzene sokmaya da kalkmaz.
Sadece sesini duymak ister.
Bir de vardır; her şey yolundayken en yakınındadır. Fotoğraflarda yanındadır, kahkahalarda yanındadır, sofralarda yanındadır… Ama hayat biraz ağırlaşınca telefonuna bile ulaşamazsın.
O zaman insan şunu anlıyor:
Bazıları hayatına arkadaş olarak değil, seyirci olarak gelmiş.
Sen gülüyorsan izliyor, düştüğünde kanal değiştiriyor.
Zamanın güzel tarafı da burada başlıyor zaten.
Hiç kimseyi sorguya çekmeden, hesap sormadan, “Sen aslında nasıl bir insansın?” diye mülakata almadan…
Kendini gösteriyor.
Hem de öyle güzel gösteriyor ki bazen insan şaşırıyor.
“Ben bunu nasıl göremedim yaaa ?” diyorsun.
Görmüşsündür aslında.
Ama görmek başka, kabul etmek başka.
Çünkü insan bazen gerçeği değil, inanmak istediğini görmeyi tercih ediyor.
Birinin söylediği güzel sözlere tutunuyoruz mesela.
“Sen benim için çok değerlisin.”
“Her zaman yanındayım.”
“Ne olursa olsun seni bırakmam.”
Ah ne güzel cümleler…
Ama hayatın da şöyle küçük bir huyu var:
Söylenenleri bir kenara koyup yapılanları önümüze getiriyor.
İşte o zaman kelimeler susuyor.
Çünkü “yanındayım” demek kolay.
Gerçekten yanında olmak biraz daha zahmetli.
“Unutmam seni” demek kolay.
Hatırlamak için aramak biraz daha emek istiyor.
“Sen benim için önemlisin” demek kolay.
Bunu davranışlarınla göstermek ise karakter meselesi.
İnsanları biraz da böyle tanıyoruz.
Bir hastalıkta…
Bir kırgınlıkta…
Bir başarında…
Bir ihtiyacında…
Hatta bazen senin onlara hiçbir şey veremediğin zamanlarda.
Çünkü bazı insanlar senin yanında olduğun için değil, onlara bir şey kattığın için yanında duruyor olabilir.
Senin enerjin, paran, çevren, neşen, bilgin, zamanın…
Liste uzar gider.
Ama bir gün bunlardan biri eksildiğinde, bazı insanların da hayatından sessizce eksildiğini görürsün.
İşte o an üzülmek yerine biraz dikkatle bakmak lazım.
Çünkü hayat bazen kaybettiklerimizin arkasından “Neden?” diye sordururken, aslında cevabı da önümüze usulca bırakıyor:
“Çünkü artık sana iyi gelmiyordu.”
Bazı gidişler gerçekten kayıp değil.
Evde gereksiz eşya temizliği gibi düşünün.
Çekmeceyi açıyorsun, yıllardır kullanmadığın bir sürü şey çıkıyor.
“Bunu neden saklamışım ben?” diyorsun.
İnsan ilişkilerinde de benzer bir şey oluyor.
Bazı insanları yıllarca hayatımızda tutuyoruz.
Sonra bir gün fark ediyoruz ki onları sevgiden değil, alışkanlıktan taşıyormuşuz.
Ne garip değil mi?
İnsan bazen birini kaybetmekten değil, aslında hiç sahip olmadığını anlamaktan yoruluyor.
Ama sonra başka insanlar çıkıyor karşına.
Öyle büyük gösteriler yapmadan…
Sessizce.
Bir fincan kahvenin yanına oturuyorlar.
“Anlat.” diyorlar.
Sen anlatıyorsun.
Dinliyorlar.
Yargılamıyorlar.
Seni düzeltmeye çalışmıyorlar.
Hatta bazen hiçbir şey söylemeden sadece orada duruyorlar.
Ve insan o zaman anlıyor..
İyi insanlar hayatımıza gürültüyle girmez. Huzurla yerleşir.
Onların yanında kendini ispat etmek ,açıklamak zorunda kalmazsın.
Olduğun gibi durabilirsin.
Saçın dağınık olabilir.
Moralin bozuk olabilir.
Cümlelerin yarım kalabilir.
Hatta bazen hiçbir şey anlatmak istemeyebilirsin.
Yine de seni sevmeye devam ederler.
Çünkü bazı insanlar seni performansın için değil, varlığın için sever.
Galiba büyümek biraz da bunu öğrenmek.
Herkesi anlamaya çalışmaktan vazgeçmek.
Herkese kendini anlatma ihtiyacını bırakmak.
Her davranışın arkasında gizli bir anlam aramamak.
Ve en önemlisi…
Birinin seni sevdiğine inanmak için sürekli kanıt toplamamak.
Çünkü gerçek olan, kendini sürekli açıklamak zorunda kalmaz.
Zaman geçtikçe insanın hayatında tuhaf bir sadeleşme oluyor.
Kalabalıklar azalıyor.
Ama manzara güzelleşiyor.
Çok kişi olmuyor belki yanında.
Ama olanlar gerçekten “olanlar” oluyor.
Bir de kendin kalıyorsun.
İşte asıl sürpriz burada.
Başkalarını tanımaya çalışırken, insan en sonunda kendisiyle tanışıyor.
Kimlere fazla anlam yüklediğini…
Neleri sırf alışkanlıktan sürdürdüğünü…
Nerelerde kendi sınırlarını görmezden geldiğini…
Ve kimlerin yanında kendisi olmaktan vazgeçtiğini fark ediyor.
Sonra bir sabah kalkıyorsun.
Kimseye kızgın değilsin.
Kimseye hesap sormuyorsun.
Kimseyi değiştirmeye çalışmıyorsun.
Sadece diyorsun ki:
“Demek böyleymiş.”
Ve bu cümle, bazen insanın yıllarca taşıdığı bir yükü bırakmasına yetiyor.
Çünkü herkesin kalbini ,düşüncesini ,davranışını değiştirmek bizim görevimiz değil.
Herkesi hayatımızda tutmak da değil.
Bize düşen, kendi kalbimizin kapısını kime açacağımızı öğrenmek.
Gerisini hayat hallediyor zaten.
Hem hayatın hafızası kuvvetli.
Kim ne söyledi, ne yaptı, hangi gün nerede durdu…
Hepsini bir yerlere yazıyor.
Biz unutuyoruz.
O unutmuyor.
Sonra zamanı gelince dosyayı masanın üzerine bırakıyor.
“Buyurun,” diyor.
“Şimdi gördünüz mü?”
Ben artık insanları tanımak için acele etmiyorum.
Bırakıyorum biraz.İzliyorum .
Konuşsunlar.
Yaşansın.
Zaman geçsin.
Çünkü insanın gerçek yüzü, en çok rahat olduğu yerde değil; çıkarının olmadığı yerde görünür.
Ve ben artık güzel sözlerden çok, sessiz iyiliklere inanıyorum.
Yanımda olduğunu söyleyenden çok, gerçekten yanımda durana…
Beni sevdiğini anlatandan çok, bunu hissettirene…
Ve hayatımdan çıkanlara da eskisi kadar üzülmüyorum.
Çünkü bazı kapıların kapanması, dünyanın küçülmesi değilmiş.
Bazen içeride biraz daha rahat nefes alabilmekmiş.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu biliyorum:
İnsanları çözmek için dedektif olmaya gerek yok.
Ne fal bakmaya…
Ne kahve fincanına…
Ne yıldızlara…
Ne de Google’a.
Biraz sabır yeter.
Çünkü insanın hakikati, zamanın içinde mutlaka ortaya çıkıyor.
Sen sadece kendin gibi kal.
Kalbini kirletme.
İyiliğini kaybetme.
Ama iyiliğini, sana iyi gelmeyen herkese dağıtmak zorunda da olmadığını öğren.
Çünkü hayatın bir yerinde insan şunu fark ediyor:
Herkesi hayatında tutmak marifet değil.
Kimin gerçekten kalmayı hak ettiğini anlayabilmek marifet.
Daha az insanla,
daha az gürültüyle,
daha az açıklamayla…
Ama kendinle çok daha fazla huzurla yaşayabilmek.
Kimine teşekkür ediyorsun.
Kimine sadece sessizce veda ediyorsun.
Ve en güzeli…
Artık kimsenin seni seçmesini beklemiyorsun.
Çünkü zaman, herkesi yerli yerine koyuyor.
İnsana düşen ise, kendini yanlış insanların yanında unutmamak.
İnsanları tanımak için eskiden çok çaba harcardım.
Ne demek istedi? Neden böyle söyledi? Bana gerçekten değer veriyor mu? Bunu niye yaptı? Acaba kırıldı mı? Ben mi yanlış anladım?
Bir de üstüne, insan davranışlarının alt yazısını okumaya çalışırdım. Sanki herkesin alnında küçük bir kullanım kılavuzu vardı da ben onu bulmaya uğraşıyordum.
Meğer gerek yokmuş.
İnsan, kendini anlatmak için uzun uzun konuşmuyor aslında.
Bir süre sonra yaptığı küçücük şeylerle bütün hikâyesini anlatıveriyor.
Mesela zor gününde aramadığın hâlde seni arayan biri vardır.
“İyi misin?” der.
Öyle büyük laflar etmez.
Çözüm üretmez.
Hayatını baştan aşağı düzene sokmaya da kalkmaz.
Sadece sesini duymak ister.
Bir de vardır; her şey yolundayken en yakınındadır. Fotoğraflarda yanındadır, kahkahalarda yanındadır, sofralarda yanındadır… Ama hayat biraz ağırlaşınca telefonuna bile ulaşamazsın.
O zaman insan şunu anlıyor:
Bazıları hayatına arkadaş olarak değil, seyirci olarak gelmiş.
Sen gülüyorsan izliyor, düştüğünde kanal değiştiriyor.
Zamanın güzel tarafı da burada başlıyor zaten.
Hiç kimseyi sorguya çekmeden, hesap sormadan, “Sen aslında nasıl bir insansın?” diye mülakata almadan…
Kendini gösteriyor.
Hem de öyle güzel gösteriyor ki bazen insan şaşırıyor.
“Ben bunu nasıl göremedim yaaa ?” diyorsun.
Görmüşsündür aslında.
Ama görmek başka, kabul etmek başka.
Çünkü insan bazen gerçeği değil, inanmak istediğini görmeyi tercih ediyor.
Birinin söylediği güzel sözlere tutunuyoruz mesela.
“Sen benim için çok değerlisin.”
“Her zaman yanındayım.”
“Ne olursa olsun seni bırakmam.”
Ah ne güzel cümleler…
Ama hayatın da şöyle küçük bir huyu var:
Söylenenleri bir kenara koyup yapılanları önümüze getiriyor.
İşte o zaman kelimeler susuyor.
Çünkü “yanındayım” demek kolay.
Gerçekten yanında olmak biraz daha zahmetli.
“Unutmam seni” demek kolay.
Hatırlamak için aramak biraz daha emek istiyor.
“Sen benim için önemlisin” demek kolay.
Bunu davranışlarınla göstermek ise karakter meselesi.
İnsanları biraz da böyle tanıyoruz.
Bir hastalıkta…
Bir kırgınlıkta…
Bir başarında…
Bir ihtiyacında…
Hatta bazen senin onlara hiçbir şey veremediğin zamanlarda.
Çünkü bazı insanlar senin yanında olduğun için değil, onlara bir şey kattığın için yanında duruyor olabilir.
Senin enerjin, paran, çevren, neşen, bilgin, zamanın…
Liste uzar gider.
Ama bir gün bunlardan biri eksildiğinde, bazı insanların da hayatından sessizce eksildiğini görürsün.
İşte o an üzülmek yerine biraz dikkatle bakmak lazım.
Çünkü hayat bazen kaybettiklerimizin arkasından “Neden?” diye sordururken, aslında cevabı da önümüze usulca bırakıyor:
“Çünkü artık sana iyi gelmiyordu.”
Bazı gidişler gerçekten kayıp değil.
Evde gereksiz eşya temizliği gibi düşünün.
Çekmeceyi açıyorsun, yıllardır kullanmadığın bir sürü şey çıkıyor.
“Bunu neden saklamışım ben?” diyorsun.
İnsan ilişkilerinde de benzer bir şey oluyor.
Bazı insanları yıllarca hayatımızda tutuyoruz.
Sonra bir gün fark ediyoruz ki onları sevgiden değil, alışkanlıktan taşıyormuşuz.
Ne garip değil mi?
İnsan bazen birini kaybetmekten değil, aslında hiç sahip olmadığını anlamaktan yoruluyor.
Ama sonra başka insanlar çıkıyor karşına.
Öyle büyük gösteriler yapmadan…
Sessizce.
Bir fincan kahvenin yanına oturuyorlar.
“Anlat.” diyorlar.
Sen anlatıyorsun.
Dinliyorlar.
Yargılamıyorlar.
Seni düzeltmeye çalışmıyorlar.
Hatta bazen hiçbir şey söylemeden sadece orada duruyorlar.
Ve insan o zaman anlıyor..
İyi insanlar hayatımıza gürültüyle girmez. Huzurla yerleşir.
Onların yanında kendini ispat etmek ,açıklamak zorunda kalmazsın.
Olduğun gibi durabilirsin.
Saçın dağınık olabilir.
Moralin bozuk olabilir.
Cümlelerin yarım kalabilir.
Hatta bazen hiçbir şey anlatmak istemeyebilirsin.
Yine de seni sevmeye devam ederler.
Çünkü bazı insanlar seni performansın için değil, varlığın için sever.
Galiba büyümek biraz da bunu öğrenmek.
Herkesi anlamaya çalışmaktan vazgeçmek.
Herkese kendini anlatma ihtiyacını bırakmak.
Her davranışın arkasında gizli bir anlam aramamak.
Ve en önemlisi…
Birinin seni sevdiğine inanmak için sürekli kanıt toplamamak.
Çünkü gerçek olan, kendini sürekli açıklamak zorunda kalmaz.
Zaman geçtikçe insanın hayatında tuhaf bir sadeleşme oluyor.
Kalabalıklar azalıyor.
Ama manzara güzelleşiyor.
Çok kişi olmuyor belki yanında.
Ama olanlar gerçekten “olanlar” oluyor.
Bir de kendin kalıyorsun.
İşte asıl sürpriz burada.
Başkalarını tanımaya çalışırken, insan en sonunda kendisiyle tanışıyor.
Kimlere fazla anlam yüklediğini…
Neleri sırf alışkanlıktan sürdürdüğünü…
Nerelerde kendi sınırlarını görmezden geldiğini…
Ve kimlerin yanında kendisi olmaktan vazgeçtiğini fark ediyor.
Sonra bir sabah kalkıyorsun.
Kimseye kızgın değilsin.
Kimseye hesap sormuyorsun.
Kimseyi değiştirmeye çalışmıyorsun.
Sadece diyorsun ki:
“Demek böyleymiş.”
Ve bu cümle, bazen insanın yıllarca taşıdığı bir yükü bırakmasına yetiyor.
Çünkü herkesin kalbini ,düşüncesini ,davranışını değiştirmek bizim görevimiz değil.
Herkesi hayatımızda tutmak da değil.
Bize düşen, kendi kalbimizin kapısını kime açacağımızı öğrenmek.
Gerisini hayat hallediyor zaten.
Hem hayatın hafızası kuvvetli.
Kim ne söyledi, ne yaptı, hangi gün nerede durdu…
Hepsini bir yerlere yazıyor.
Biz unutuyoruz.
O unutmuyor.
Sonra zamanı gelince dosyayı masanın üzerine bırakıyor.
“Buyurun,” diyor.
“Şimdi gördünüz mü?”
Ben artık insanları tanımak için acele etmiyorum.
Bırakıyorum biraz.İzliyorum .
Konuşsunlar.
Yaşansın.
Zaman geçsin.
Çünkü insanın gerçek yüzü, en çok rahat olduğu yerde değil; çıkarının olmadığı yerde görünür.
Ve ben artık güzel sözlerden çok, sessiz iyiliklere inanıyorum.
Yanımda olduğunu söyleyenden çok, gerçekten yanımda durana…
Beni sevdiğini anlatandan çok, bunu hissettirene…
Ve hayatımdan çıkanlara da eskisi kadar üzülmüyorum.
Çünkü bazı kapıların kapanması, dünyanın küçülmesi değilmiş.
Bazen içeride biraz daha rahat nefes alabilmekmiş.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu biliyorum:
İnsanları çözmek için dedektif olmaya gerek yok.
Ne fal bakmaya…
Ne kahve fincanına…
Ne yıldızlara…
Ne de Google’a.
Biraz sabır yeter.
Çünkü insanın hakikati, zamanın içinde mutlaka ortaya çıkıyor.
Sen sadece kendin gibi kal.
Kalbini kirletme.
İyiliğini kaybetme.
Ama iyiliğini, sana iyi gelmeyen herkese dağıtmak zorunda da olmadığını öğren.
Çünkü hayatın bir yerinde insan şunu fark ediyor:
Herkesi hayatında tutmak marifet değil.
Kimin gerçekten kalmayı hak ettiğini anlayabilmek marifet.
Daha az insanla,
daha az gürültüyle,
daha az açıklamayla…
Ama kendinle çok daha fazla huzurla yaşayabilmek.
Kimine teşekkür ediyorsun.
Kimine sadece sessizce veda ediyorsun.
Ve en güzeli…
Artık kimsenin seni seçmesini beklemiyorsun.
Çünkü zaman, herkesi yerli yerine koyuyor.
İnsana düşen ise, kendini yanlış insanların yanında unutmamak.

Yorumlar
Yorum Gönder