Kayıtlar

Temmuz, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

AKLIN ZAMAN YOLCULUĞUNUN KOMEDİSİ

Resim
  Aklın Zaman Yolculuğunun Komedisi Şimdiki aklım olsa... Öyle yapmazdım. Kesin yapmazdım. Belki yapardım. Yok yok, yapmazdım. Ama sonra bir ses fısıldıyor içeriden: “Peki o saçmalıkları yapmasaydın, bu içi yanmış ama aklı pişmiş halini nasıl elde edecektin?” Haklı. Ben eskiden "Ben ne yaptım ya?" diye kendime kızardım. Şimdi "İyi ki yapmışım" deyip, üzerine bir de hayat dersi çıkarıyorum. Hatta bazen: “Bak ne kadar salakça bir şey yapmışım ama ne güzel akıllandım!” diye de  gururlanıyorum. Bu da bir meziyet! Şimdiki aklım, geçmişteki saçmalıklarımın diploma töreni gibi. Cübbe giymedik ama içten içe “Bravo bana!” deyip geçiyoruz İşte hayat böyle: Bazen yanlış trene  binmeden, doğru yönü öğrenemiyorsun. Kendi saçmalıklarının mimarı olup, sonra üstüne bir bilgelik katı inşa ediyorsun. Yani neymiş? Yanlışlar sadece acıtıp ,kanatmazmış arada zekayı da çalıştırırmış.Derecelerle bitirilen ,lise  lisans ,yüksek lisans da ispatı olsun . Her yıl bir ...

ÖLÜM BİLİNCİYLE YAŞAMAK

Resim
  Ne korkutucu, ne komik ama çok gerçek.. Kızılderili bilge Don Juan demiş ki: “Ölümünün bilincine varmamış insan, yaşamının anlamını kavrayamaz.” Bu söz ilk başta kulağa ürkütücü geliyor, değil mi? “Ben daha kredi kartı borcumu bitirememişim, ölüm de nereden çıktı? Daha çocuklarımın mürvetini görmedim ” diyebilirsiniz. Ama durun... belki de mesele tam da bu. Çoğu zaman ya ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz, ya da yaşamaya vakit yokmuş gibi acele ediyoruz. İkisinde de kaybeden biziz Mesela biri soruyor: “Ne zamandır kitap okumuyorsun?” Cevap: “Zamanım yok.” Ama sosyal medyada izleme süresi: 3 saat 27 dakika. Ya da: “En son ne zaman bir sevdiğini arayıp 'sadece sesini duymak istedim' dedin?” Cevap: “Çok yoğundum.” Ama aynı gün en az 3 ayrı kişiyle  yazıştın,konuştun. Peki şunu soralım: “En son ne zaman aynaya gerçekten baktın?” Kusur saydığın çizgilerine değil, gözlerinin içindeki yorgun adama, kadına... “En son ne zaman bir çocuğun gülüşünü fark ettin?” Fark etti...

PRENSES ERKEKLER

Resim
Dikkat: Bu yazı erkeklere değil, prenses erkeklere ithaf edilmiştir. Tacınızı düzeltin, başlıyoruz. Günaydın sevgili dostlarım, Bugün sizlerle gözlemlerime dayanarak bir tür incelemesi yapacağım. Türümüz hızla evrim geçiriyor. Hayır, bu bir doğa belgeseli değil. Nesli tükenen hiç değil.Bu yazının başrolü: “Prenses Erkekler”. Hani şu, kadınla ilgi yarışına giren, “sen bana ne kadar yazdın?” hesabı tutan, nazla beslenen tür… Kendisiyle tartışsan küser, gönlünü almazsan aylarca küs kalır, ama o arada hayatındaki her şeyi senden eksiksiz beklemeye devam eder. İlgi ister ama empati sıfır. Çünkü kendisi biricik, çünkü o… bir prenses. Öyle her söyleneni anında onaylamaz,oluru olacak şeye bile hayır der çünkü onun da “karmaşık duyguları” vardır. Mesela bir konudan bahsederken bir anda seni bin konunun içine çeker ,çocukluk tramvasından bi haber yaşar. Dün seni çok sevdiğini söyler, bugün “dün dündü, bugün bugündür” der.Hak edecek naaaptın der  Sana “kendin ol,adam ol ” der ama sen kendin...

🔥 BU BİR YANGIN DEĞİL, BU BİR SAVAŞ!

Resim
Ormanlar ,ağaçlar yanıyor sanıyorsun, Toprak çatlıyor, rüzgar inliyor, kuşlar susuyor…yanan hayCanlar inim inim inliyor  Ama bu bir yangın değil, bu bir saldırı! Aynı anda onlarca ilde… Aynı gün, aynı saatlerde alevler yükseliyor. Tesadüf mü sanıyorsun?Olabilir mi ? Değil. Bu bir ekolojik savaşın stratejik planı  Türkiye’yi yakarak,yok ederek dize getirmek istiyorlar. Toprağımızı, oksijenimizi, canlılarımızı yok ederek bizi teslim almak istiyorlar. Bugün yanan orman,yarın yok edilen şehir, gelecekde elimizden alınmak istenen bir vatan. Sadece ağaçlar değil, Bu yangınlarda umut yanıyor, Yaşama sevinci yanıyor, Ve biz hala sadece “ciğerimiz yandı” deyip geçiyoruz… 🐾 Peki ya o kaçamayanlar canlar ? Koşamayan bir kaplumbağa, Daldan uçamayan bir yavru kuş, Yuvasından çıkamayan bir kirpi... Yangının ortasında kaldı. Kaçamadı.. O hayCanlar, o sessiz dostlarımız😔... Kimi dumandan boğuldu, kimi alevlerde çırpına çırpına can verdi. Ve biz sadece bakabildik... 🛑 Bu bir ihmal değil...

BUGÜN HAYAT TABLONU HANGİ RENKLE BOYUYORSUN?

Resim
 Bir fırça darbesiyle gelen farkındalık üzerine…🖌 Merhaba canım okur Hiç düşündün mü, kafanın içinde dönüp duran düşüncelerin aslında hayatını boyayan fırça darbelerinden ibaret olduğunu? Yani... Sabah uyanır uyanmaz "Bugün kesin her şey ters gidecek!" diye başlıyorsan, kusura bakma ama daha kahvaltı yapmadan tablonun ortasına simsiyah bir leke kondurdun demektir. Evet evet, o düşünce bir damla siyah boya gibi aktı hayata ve biliyorsun, siyah kolay da silinmez.. Ama dur, daha fırçayı elinden bırakma . Bak şimdi, düşünmek bir seçimdir. Tıpkı sabah kahveni , çayını ,şekerli mi şekersiz mi içeceksin, tarçınlı mı,sütlü yapacaksın gibi. Kimse "bugün endişelenmek zorundasın" demiyor sana. Sen seçiyorsun o gri tonu. Sen karalıyorsun köşeleri. Ve işin komik tarafı ne biliyor musun? Bazen bu düşünceleri öyle büyük bir ciddiyetle düşünüyorsun ki… Sanırsın içimizdeki eleştiri komitesi 7/24 iş başında"Yine rezil oldun." "Senin yaşında insanlar nerelere geldi.....

Bir Kamelya Gölgesinde Yalnızlığın Sessiz Şöleni

Resim
Geçen gün bir parkta, ablam, kızım ve yeğenimle piknik yaparken gözüm uzak köşedeki kamelyalardan birine takıldı. Yaşlı bir adam,tek başına gelmiş kendince keyif yapıyor. Bir köşeyi güneş gelmesin diye renkli bir bezle kapatmış, Masaya güzel bir sofra örtüsü sermişti. Termosu, bardağı ,tabağı ,yiyecekleri, belki de alışkanlıkla yanında taşıdığı gazetesini almış, Sessizce, sakince, tek başına piknik yapıyordu.Muhtemelen eşi ölmüş yalnız bir adamdı . Ne bir telaş vardı yüzünde, ne bir beklenti. Sadece dinginlik… Sadece kendisiyle olmanın huzuru. O an fark ettim. Yalnız olmakla, kendinle olabilmek arasında fark varmış. Çoğumuz özellikle yaş alanlar yalnız kalmaktan korkarız. Bazıları kalabalıkların içinde bile yapayalnızken, Bazıları tek başına bir kamelyada dünyanın en anlamlı sohbetini kendisiyle eder. Yaşlandıkça kapımızı vuracak sessizliği, Dört duvar arasına sıkışan günleri büyütürüz zihnimizde. Ama bu yaşlı adam, o korktuğumuz tabloyu başka bir renkle boyamış gibiydi. Bu yaşlı adam...

Açlık, Kurşundan Sessiz Öldürür

Resim
Gazze’de çocuklar artık kurşunla değil, açlıkla ölüyor. Gözümüz görüyor,kulağımız duyuyor ama onca yürek hala duymamak için direniyor,topyekün görmüyor ,duymuyor ,susuyor 🙈🙉🙊 Oysa bir çocuk düşün… Henüz adını yeni söylemeye başlamış, oyuncak yerine boş bir tencereye sarılıyor, süt yerine gözyaşı içiyor. Ve sonunda açlıktan uykuya dalıp bir daha uyanamıyor. Bu bir kurgu değil. Bu, bugün, bizim ekranlarımızda kaydırıp geçtiğimiz, ama orada bir ömür gibi ağır yaşanan bir gerçek, bazı ölümler sessizdir. Ne bomba sesi olur, ne siren, sadece bir annenin fısıltısı:“Dayan yavrum, biraz daha sabret…” Peki biz ne yapıyoruz? Dünya, adaleti konuşuyor ama adaletsizliğe göz göre göre göz yumuyor. Konferanslar, toplantılar,gazete manşetleri,  uzun cümleler, şiddetle kınamalar… Ama aç olan bir çocuğun, kınamaya değil, bir lokma ekmeğe ihtiyacı var. Dünyanın bu sessizliği, İsrail’e cesaret veriyor. Çünkü hiçbir şey, cezasız kalan zulüm kadar tehlikeli değildir. Gazze’de olan, sadece bir insan...

HER ŞEY GÜZEL OLMASA DA SEN UĞRAŞ

Resim
 Her şey güzel olacak diye bir beklentim yok. Hatta bu lafı duyan iç sesim artık kıkırdayarak “yine mi?” diyor🤭 Çünkü biliyorum, hayat öyle Instagram filtresiyle poz vermiyor bize. Bazen kırılıyor, dökülüyor, bazen de üstümüze üstümüze geliyor. Ama ne yapıyorum biliyor musun? Yine de her şeyin güzel olması için uğraşıyorum. Çünkü ben tembel bir umut sahibi değilim, terli terli çalışan bir hayalciyim. Bazı günler kırılıyorum herkes gibi evet. Bazen bir bakış, bazen iki kelime yüreğime oturuyor; öyle yumuşak yumuşak da değil, taş gibi… Haketmediğim halde üzerime düşen laflar var, gecenin sessizliğinde yankılanan. Ama ne yapayım, öğrendim ben artık… Teflon tava gibi olmayı.Teflon tava ne yapar? Yağlıyı da kaldırır, yakmayanı da. Ama asla yapışmaz.Ben de öyleyim. Kalbime yapışmasına izin vermiyorum. Üzülürüm elbet, içim burkulur, bir iki gün dibe vururum… Ama sonra? 3. gün kalkar, aynanın karşısına geçer, saçımı düzeltir, gülümseyerek şöyle derim:"O onun sorunu,öğrenene kadar inşa...

BiZ AYRILAMAYIZ DİYENLER

Resim
 “Biz Ayrılamayız” Diyenler!… Toplanın hele Ayrıldınız mı? "Biz ayrılamayız…" Eller ayırsa bile… Yıllar ayırsa bile… Yollar ayırsa bile… Diyen kim varsa… Bir şekilde ayrıldı. Kimi el sallayıp gitti, Kimi sessiiiiizce çekildi. Kimi kalıp daha çok kırdı. Ders mi? Ders şu: Çok da şey etmeyeceksin her söylenene. 😄 Bir gün gözünün içine bakmaya kıyamayanlar,Ertesi gün gözünü bile kırpmadan sırtını dönüp toz olabiliyor.Bir zamanlar sana “dünyam” diyenler,Ertesi gün seni yolda bir taş gibi görmezden gelebiliyor. Kulağa ne kadar güzel geliyor değil mi? "Sonsuza dek seninleyim." "Sensiz nefes alamam." "Sen benim dünyam, her şeyimsin…"heyt be yürü seni kim tutar ! Emin olun bu cümlelerin çoğu sevgiyle değil, hoşlantıyla kurulur.Hissedilen değil, duyulması istenenler söylenir. Ve ne yazık ki pek çok genç kız, duyduğu her güzel söze kalbini açar.Özellikle babadan yaralı olanlar .. İşte tam bu noktada genç kızlarımıza yüksek perdeden sesleniyoruz:  “Dağ” ...

İNCE YER.

Resim
Her insanın bir "ince yeri" illa vardır. Belli etmez belki. Gülümser, susar, konuşur, unutur gibi yapar… Ama işte o yer, çok kolay incinir. Orası öyle bir yerdir ki ne kalın cümleleri taşır, ne sert bakışları. Bir söz dokunur, dağıtır. Bir bakış yeter, incitir. Sen "şaka yaptım" sanırsın , o günlerce gecelerce kendine gelmeye çalışır. Çünkü o yer, çocukluktan kalmadır. Bir öğretmenin sesi, bir babanın sesi , bir annenin gözyaşı oraya kazınmıştır. Ve biz... Bazen bilmeden dokunuruz o yere. Bazen de bile bile bastırırız. "Ne var canım bunda alınacak" deriz. Olmaz. Bazı yerler alınmak için değil, anlamak için vardır. Sen gülüyorsun ya şakaya mesela... O, küçükken "çok suskun" diye sınıfta alaya alınmış. Sen "bir şey olmaz" diyorsun ya, O, küçükken "abartma" diye susturulmuş. Senin için cümle, onun için yara. Bak, bir şey söyleyeyim mi? İnsanın en hassas yeri cildi değil, kalbidir. En büyük burkulma dizde değil, onurdadır. Birin...

AKIŞA BIRAKMAK

Resim
 Yaşamak, evet, güzel şey… Ama bir o kadar da geçici. Bazen, final sahnesi belli olmayan bir filmde figüran gibi dolaşıyoruz. Bir gün varız, ertesi gün  yok ,kum saati ne zaman biter kim bilir? O yüzden diyorum ki: Ne olur, kendini bu kadar yorma. “Kim ne der?” diye yaşarsan, Kendi sesini duyamazsın. Başkalarının hayatında yan rol oynamaktan vazgeç. Bu senin hikayen. Hani o didindiğin, biriktirdiğin elindekiler mi? Ne sahibi olduğun  kitap senin, Ne kahve fincanı, Ne de o çok sevdiğin atkı. Hatta…Beden bile emanetken, neyin hırsı bu? Neyin tasası?Neyin kavgası .. Hayat daha fazla gülmeyi, Daha derinden sevmeyi, Ve gerektiğinde saçmalamayı hak ediyor. Kimi sabah pancake yapmalı mesela, Kimi gün gökyüzüne bakıp “Bugün de hayattayım şükürle ” diyebilmeli. Yokluğu kabul ettiğinde hafifliyorsun. Çünkü elindekileri taşıma derdin bitiyor. Kaybetmekten korkmadığın her şey seni özgürleştiriyor. Ve unutma… Bu ömür çok  kısa. Ama içine şiir yazabilirsin.Hikaye yazabilirsin. Gel...

İYİ Kİ...

Resim
 Her şey birdenbire olmuyor. İnsan 30'a yaklaşırken fark etmeye başlıyor ama asıl uyanış 40' tan sonra başlıyor. Geç kalmış bir uyanıklık gibi… Uykudan yeni kalkmış bir yüzle aynaya bakar gibi. Yorgun ama daha gerçek. Ömrün yarısı başkalarının doğrularına göre geçiyor.Annen ,baban ,eşin ,eşinin ailesi ... Sorgusuz kabul etmişsin, susmuşsun, sabretmişsin.İçine atmışsın. Kimsenin umurunda olmamış .Uydurduklarını sanmışlar ama uymayan bir şeyler varmış.Bir sor kendine . Kimin fikriydi savunduğun düşünceler? Kimin duygusuydu içinde büyüttüğün kırgınlıklar? Sonra bir gün bir şeyler oluyor; ya bir cümle, ya bir kitap ,ya bir kayıp,ya bir hastalık ya da yalnızca bir sabah sessizliği... Ve fark ediyorsun✨️ Avuç avuç vermişsin her şeyden minicik kırıntılarla yetinmişsin. Düşe kalka büyümüşsün ama büyürken bazı yerlerini kaybetmişsin. Gülümsediğin fotoğraflarda bile bir hüzün varmış gözlerinde, şimdi daha net görüyorsun,daha parlak . Zamanla kabullerin çoğalıyor ama öfken azalıyor....

SEN VARSAN DÜNYA DAHA GÜZEL

Resim
  Hepimiz çocukluğumuzdan beri şu cümleyi duyduk: “Başkalarına karşı sorumlulukların var.Sorumluluk sahibi olmalıyız” Evet, bu kesinlikle doğru. Anne babamıza, sevdiklerimize, arkadaşlarımıza, toplumumuza, işimize… Hepimizin bir şekilde yerine getirmesi gereken görevleri var. Fakat fark etmediğimiz çok önemli bir nokta var:En çok da  kendimize karşı  sorumluluklarımız var. Üstelik bu sorumluluk, çoğu zaman diğerlerinden bile daha kritik öneme sahip. Çünkü insan, kendi içindeki boşluğu başkalarına hizmet ederek kapatamaz. Bir düşünün: Yorgun olduğun halde herkese yetişmeye çalıştığında, kime ne kadar faydan oluyor? Herkesi memnun etmeye uğraşırken, aynaya bakıp “Ben iyi miyim?Ben ne hissediyorum ?” diye sorabiliyor musun? Sürekli başkaları için koştururken, kalbinde büyüyen kırgınlığı fark edebiliyor musun? Bazen başkalarına karşı görevlerimizi o kadar ön plana koyuyoruz ki bu, aslında kendi ihtiyaçlarımızı yok saymanın bahanesine dönüşüyor. Sanki kendi yorgunluğum...

Hayat Penceresinin Mucizelerine Erişmeniz Dileğiyle

Resim
  Herkesin hayatta bir mucize yaşamak hakkı olduğuna inanıyorum. Bir kez, yüreğinizin hiç bilmediğiniz bir köşesinden ışık sızar, bütün eksikleriniz tamam olur. Bir kez, kader size gülümser ve hayatınızın yönü değişir. Benim payıma düşen mucize, öğretmen olmaktı. Öyle bir mucize ki her gün okula “iyi ki” diyerek gittim. Sınavlar, kurslar, seminerler, eğitimler… Öğretmenlik yolculuğumun her aşamasında hep öğrenmeye, gelişmeye çalıştım. Daha mesleğe başlamadan önce “Allah’ım, bu öğretmenlik mesleğini hakkıyla yapmayı nasip et” diye çok dua ettim. Binlerce şükrolsun ki bugün hâlâ sınıfa girdiğimde ilk günkü heyecanı duyuyorum. Benim için öğretmenlik sadece ders anlatmak olmadı hiçbir zaman. Sınıfa her girdiğimde, kendi evlatlarımın nasıl bir öğretmeni olsun isterdim diye düşündüm. O ölçüyü kalbime koydum. Sabırla, sevgiyle, şefkatle, adaletle öğrencilerime yaklaştım. Ne zaman bir çocuğun gözleri umutla parladıysa, ne zaman kalbine dokunabildiysem, işte o an mucizem biraz daha büyüdü...

İNSANLARI SÖZLERİYLE DEĞİL, HAREKETLERİYLE ÖLÇ

Resim
 Bazı insanlar vardır, ağızından bal damlar. Sana şiir gibi konuşur, kalbini yumuşatır, gözünü boyar, beynini pamuk şekerine çevirir. Öyle tatlıdır ki, bir an “ah bu insanla Mars’a bile giderim!” dersin. Ama gel gör ki, iş harekete gelince o bal damlayan ağız birden mühürlenir, eller cebine kaçar, gözler tavana dalar. Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde dediği gibi: “İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç!” Ne kadar doğru bir söz… Çünkü söz, süslüdür; hareketse gerçektir. Bir gün biri sana “Sen benim canımsın, ciğerimsin, gözümün nurusun!daha abartıp Vay gözünün yağını yiyim ” diyorsa ama en basit destek anında ortadan kayboluyorsa, o cümlelerin hiçbir kıymeti yoktur. Bir düşünün.Gerçek dost, omuz verir. Gerçek dost, iyi günde pohpohlamaz sadece, kötü günde de yıpranmış ruhuna merhem olur. Gerekirse sessizce yanında oturur, o bile yeter. Dostluğu, sevgiyi, insanlığı ölçmenin en iyi yolu, cümle koleksiyonu yapmak değil; davranış kütüphanesi oluşturmaktır. Biri “Her zaman yanında...

DÜŞÜNMEDEN ANLADIKLARIMIZ

Resim
 Kutu Kutu Pense: Dinlemeden Düşünmeden Anladıklarımız Çocukken hepimiz sokakta “Kutu Kutu Pense” oynadık, değil mi? Bir düşünün… O minicik ellerimizle daire olduk, dönedöne  hevesle bağırırdık: “Kutu kutu pense, elmamı yerse…” O kadar doğal söylüyorduk ki, kimsenin aklına “Yahu bu kutu kutu pense de neyin nesi?” demek gelmezdi. Gerçekten, niye elimizde kutular dolusu pense olsun ki? Penseli çete miyiz, marangoz dükkanı mı açtık belli değil. Meğer işin aslı bambaşkaymış: Fransa’da çocuklar “écoutez écoutez pensez” diye oynuyormuş bu oyunu. Türkçesi: “Dinle, dinle, düşün.” Yani iki kere dinle, sonra düşün. Biz ise dinlemeden düşünmeden direkt “Kutu kutu pense” demişiz. Fransız çocuğu dinliyor, düşünüyor, anlıyor… Biz de “Penseyi,elmayı  yersen sıra sende!” diye koşuşturuyoruz. Aslında bu sadece tek bir örnek değil. Günlük hayatta da aynı refleksi sürdürüyoruz: Söyleneni yarım yamalak dinleyip, anlamını karıştırıp, üstüne gayet eminmiş gibi kullanıyoruz. Sonra da özgüven ta...

ACININ İÇİNDEN GEÇMEK

Resim
 Acının etrafını dolaşamazsınız.Ne kadar uğraşsanız, kaçmak için ne kadar bahaneniz olsa da, o yolu dolanmaya çalışmak sadece zaman kaybıdır. Çünkü acı, size sadece gözyaşı değil; yeni bir bakış, daha derin bir kalp ve sağlam bir omurga armağan etmek ister. Hepimiz hayatımızın bir yerinde kırılmışızdır. Bir kayıpla, bir vedayla, bir hayal kırıklığıyla yüzleşiriz. O anlarda aklımızda tek bir soru döner durur: “Bu kadar canımı yakmak zorunda mıydı?” Evet, zorundaydı. Çünkü acının içinden geçmeden büyüyemezsiniz. Acının etrafından dolaşan, sadece erteler. Ama onun içinden geçen, dönüşür. Kendinizi paramparça hissettiğiniz anlarda aslında yeniden inşa edilirsiniz. Her mağlubiyet, kalbinizin görünmez odalarını biraz daha genişletir. Dayanıklılığınızın sınırlarını öğretir. Ve bir gün, o karanlık günleri anımsadığınızda, şunu fark edersiniz: “Ben o tufanı geçtim. Ve şimdi, hiç olmadığım kadar güçlüyüm.” Güç, kazanmakla gelmez. Güç, kaybettikten sonra ayağa kalkmakla gelir. Güç, hiç kimsen...

ZOR YOKUŞLARIN GİZLİ HEDİYESİ OLUR

Resim
Derler ki Allah, nasip edeceği yüksekliğe layık olsun diye önce kulunu yokuşlarla sınarmış. Başta pek anlamıyoruz tabii... Çünkü yokuş dediğin şey, başlarda hep kabus gibi görünür. Terletir, yorutur, bazen de “Ben buraya niye geldim?” dedirtir. Ama gelin bir düşünelim: Hayatınızın en dik yokuşları size neler kattı? Bakın, düz yolda yürüyen kimsenin baldır kası olmaz. Düz yolda yürüyenin nefesi tıkanmaz, dolayısıyla dayanıklılığı da gelişmez. Kısacası, yokuşlar sizi inşa eder. Bir bakarsınız, bir gün dibe vurmuşsunuz. Belki işten çıkarılmışsınız, belki yanlış bir seçim yapmışsınız ,kalbiniz kırılmış, hayalleriniz çarçur olmuş...insanız ya her şey olabilir . O günlerde hepimizin aklına o meşhur cümle gelir: “Ben bunları hak edecek ne yaptım?” Aslında cevap şudur: Bir şeyleri hak etmezsiniz; bir şeylere hazırlanırsınız. O zor günler olmasa sabrınız bu kadar genişlemezdi. O yokuşlar olmasa gücünüzü bu kadar tanımazdınız. O inişler olmasa zirveye çıktığınızda oranın kıymetini bilmezdiniz. B...

CİN GİBİSİNİZ 😉

Resim
  Bir adam, günün birinde çölün ortasında tozlu bir lamba bulur. Hani şu masallarda “üç dilek hakkınız var” diye ortaya çıkan cinli lambalardan. Adam lambayı ovuşturur, biraz da gösteriş olsun diye üfleyip parlatır. Ve tabii ki –hiç şaşırtmıyoruz– cin pat diye belirir. Mavi dumanlar, yankılı ses efektleri, tam takım şov. Cin gür sesiyle, “Üç dilek hakkın var,” der. Adam sırıtarak kollarını kavuşturur. “Bak,” der, “Ben öyle küçük küçük şeylerle uğraşamam. Altın, zenginlik, uçan halı falan istemiyorum. Dileklerim belli: 1. "Hayatta her istediğimi yapabilme gücü. 2. Düşündüğüm her şeyi gerçekleştirme yeteneği. 3. Ve bu gücün sonsuza kadar sürmesi.” Cin, bir süre sessiz kalır. Belki de ilk kez biri böyle kapsamlı, garantili bir dilek listesi hazırlamıştır. Sonra sakince gülümser ve tek cümleyle bütün büyüyü bozar: “Zaten sizde olan bir gücü size veremem.” O kadar. Düşünsenize, adamın yüz ifadesini.Adam şok! Koca bir ömür boyunca dışarıdan mucize beklemiş, lambanın içinden çık...

SINIRI OLMAYANIN SİNİRİ OLUR

Resim
  Samimiyet mi, Hadsizlik mi? O İnce Çizgiyi Kim Çekmişse Silinmesin Lütfen! Bir insanla tanışırsın. Güler yüz gösterirsin, bir “hoş geldin” dersin, kalbinin kapısını aralarsın. Sonra bir bakmışsın, o insan o kapıdan elini kolunu sallayarak geçmiş, hatta ayakkabılarını bile çıkarmadan salonunun ortasına oturmuş. Üstelik yanına ilişip “Ben burayı çok benimsedim!” diyerek sana ait olan sınırları kendi tapulu malı sanmaya başlamış. İşte samimiyetle hadsizliği karıştıranların en büyük özelliği budur: Sıcak bir tebessümü, sınırsız bir davet zannederler. İyi niyetini, başıboş bir otoyol sanarlar. Senin zarafetini, bir sus payı gibi yorumlarlar. Oysa insan ilişkilerinde saygının ince bir çizgisi olmalı. Ne kadar yakın olsak da ben benim, sen sensin. Her samimiyet, haddini bilmeyen ellerle yoklanacak bir kapı değildir. Bazen karşındakinin niyeti hiç de kötü değildir. “Kanka olduk!” sanır, sana “Sende kalayım, dolabındaki kazakları giyeyim” der. Bazen de kendini öyle cüretkar hissed...

Alevin Gövdesinde Vicdan

Resim
 Bir gün, ormanın kalbine gömülü binlerce yeşil yaprak, mavi göğe uzanmak yerine kor ateşin içinde titremeye başladı. Dallar, gövdeler, yuvalar… Hepsi birer birer karardı. Yangının sesi önce bir fısıltıydı, sonra kükreyen bir canavara dönüştü. Yanan çamların çıtırtısı, kaçışan kaplumbağaların ağır nefesiyle birleşti. Tavşanlar kulaklarını geriye yatırarak koştu; sincaplar minik elleriyle sarıldıkları dallarla birlikte kavruldular. Ateş sadece ağaçları değil, savunmasız hayCANları da yakıyordu. Orman bir evdi, bir sığınaktı. Şimdi, dumanın kararttığı gök altında hiçbir canlıya huzur kalmamıştı. O yangından kaçan hayCanlar vardı. Kimisi can havliyle toprağa gömülmeye çalıştı, kimisi kanat çırparak külle kaplı göğe yükseldi. Fakat en çok can acıtanı, yangını söndürmek isteyenlerin de yanarak yok olmasıydı. İnsanlar… Kimi hortumun başında tereddütsüz kaldı, kimi elleriyle su taşıdı. Onlar ormanın sessiz çığlığını duyabilenlerdi. Ateşi çıkaran başka insanlardı belki; bir kibrit, bir çık...