HAYAT BOŞLUK SEVMEZ
İçindeki boşlukları sen yeni kararlarla ve dönüşümle doldurmazsan, hayat onları kendi zalim senaryolarıyla doldurur. Kaçtığın her gerçek, hayatını biraz daha zorlaştırır. Başımıza gelen hiçbir şey tesadüf değil; hepsi bizi kendi kaynağımıza, asıl sorunumuza götürmek isteyen birer rehber gibi ..Yaşadığın acılar , krizler, aslında bu dünyaya ve kendine olan bakışını sonsuza dek değiştirmen için bir kırılma noktasıdır.
Stefano D’Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okurken tam da bu felsefeye paralel, okuduğumda zihnimde "Evet, kesinlikle böyle!" dedirten sarsıcı bir düşünceye denk gelmiştim. Kitap, dışarıda gördüğümüz her şeyin iç dünyamızın bir yansıması olduğunu ve biz kendimizi değiştirmedikçe hayatın bizi öğretene kadar sarsmaya devam edeceğini anlatıyordu.
Hayat, kendi içimizde bıraktığımız hiçbir boşluğu cezasız bırakmaz. Eğer biz kendimizi yenilemek, düşüncelerimizi ve adımlarımızı değiştirmek için o boşlukları cesaretle doldurmazsak; yaşam onları kendi sert kurallarıyla doldurur.Bu kural şaşmaz .
Görmezden geldiğimiz her yara, zamanla ruhumuzda daha derin bir sızıya dönüşür ve kaçtığımız hayat, bir süre sonra ağır bir yük haline gelir. Emin olun karşımıza çıkan her engel bizi yıkmak için değil, bu kısırdöngünün asıl nedenini bize göstermek ve bizi özümüze döndürmek için var. Yaşadığımız her şey, günün birinde bu dünyaya ve kendimize olan bakışımızı kökten değiştirebilmemiz için tasarlanmış birer aynadır.
İnsanoğlunun en büyük konfor alanı suçlayacak birini ya da bir şeyi mutlaka bulabilmesi. Hava kapalıdır, modumuz düşer; suçlu Merkür retrosudur. İşler yolunda gitmez; suçlu arkadaşımızdır. İlişki yürümez; karşı taraf zaten toksiktir, bencildir ya da hatalıdır. Bu suçlama döngüsü o kadar tatlı, o kadar zahmetsiz bir afyon ki...patlat gitsin🤭 Çünkü parmağımızla dışarıyı işaret ettiğimiz her an, kendimize dönüp "Peki benim buradaki payım ne?" deme sorumluluğundan kaçmış oluyoruz.
Ama hayat, doğa gibi; boşlukları asla sevmiyor.
Düşün ki evde kocaman bir oda var ve sen orayı temizlemekten, oraya yeni bir mobilya almaktan, yani orayı dönüştürmekten ısrarla kaçıyorsun. Kapıyı da sıkı sıkı kapatıyorsun ki görmeyesin. Sen orayı kendi iradenle, farkındalıkla doldurmadığında ne oluyor? Bir bakıyorsun, evin bütün eski püskü eşyaları, gereksiz ıvır zıvırları, hatta toz yumakları oraya birikmiş. Üstelik kapının altından sızan o koku bütün evi sarmış.
İşte hayatın zalimliği dediği şey tam olarak bu. Sen o boşluğu kendi farkındalığınla, yeni bir düşünce biçimiyle doldurmazsan; hayat orayı en sevmediğin insan tipleriyle, sosyal medyadaki o içi boş krizlerle, tekrar eden hayal kırıklıklarıyla ve "Niye hep beni buluyor?" dediğin o meşhur talihsizliklerle dolduruveriyor. Hem de hiç acımadan!
Bugün edebi bir aynadan kendimize şööööyle bir bakalım mı ?
Edebiyat ve sanat tarihi de hayatın bu trajikomik gerçeğini göremeyip suçu kadere veya başkalarına atan figürlerle doludur.
Mesela Shakespeare’in Macbeth’ini düşün. Adam cadıların kehanetine inanıp bir yola çıkıyor, hırsının esiri oluyor, sonra da her şey sarpa sarınca dünyayı suçluyor. Ya da klasikleri hatırlayalım; hayatındaki o duygusal boşluğu fark edip dönüştürmek yerine, suçu hep dış dünyada arayan ve kendi trajik sonlarını hazırlayan Madam Bovary’leri, Anna Karenina’ları...
Sadece kurgu mu?
Tuallerini kendi kanıyla boyayan Frida Kahlo’yu düşünün. Diego Rivera’ya olan o yıkıcı, hastalıklı tutkusunun yarattığı boşluğu dönüştürmek yerine; aldatılmayı, sadakatsizliği ve acıyı hayatının merkezine koydu. Yaşadığı tüm ruhsal azapta dünyayı ve Diego’yu suçlarken, kendi trajedisini aslında kendi fırçasıyla beslediğini çok geç fark etti.
Tıpkı içindeki değersizlik hissini, sistemin adaletsizliğini suçlayıp cinayet işleyerek kapatmaya çalışan Dostoyevski’nin Raskolnikov’u ya da içindeki varoluşsal boşluğu imkansız bir aşka yükleyip suçu kadere atan Goethe’nin Werther’i gibi...
Oysa hayat bize bir trajedi sunarken aslında arkada sinsice gülümseyen bir komedyendir. Bize sürekli aynı şakayı yapar:
Bak, yine aynı karakter yapısındaki insana şans verdin. Bak, yine aynı mesnetsiz vaatlere kandın. Bak, yine aynı taşa takıldın. Hadi bakalım, ne zaman fark edeceksin?
Biz ise bir tiyatro sahnesinde, dekorun arkasındaki sufleyi duymamak için kulaklarımızı tıkayan oyuncular gibiyiz. Başımıza gelen her olay, bizi o dekorun dışına davet eden birer elçi aslında. Beklenmedik sağlık sorunları, ani ayrılıklar, hayır sandığımız şerlerin içindeki o keskin virajlar... Hepsi tek bir şeyi fısıldıyor: "Bakışını değiştir."
Çevrene bir baksana; adeta global bir "Mağduriyet ordusu " kurulmuş gibi. Sosyal medya akışları, kahve sohbetleri hep bu ordunun bildirileriyle dolu. Herkes dünyanın en bahtsız insanı, herkes sonuna kadar haklı, herkes sütten çıkmış ak kaşık. "Ah, şu hayat bana bir gülmedi, herkes bana düşman" diyerek ömür tüketen o kadar çok insan var ki...
Dünyadan transit geçip gidiyorlar; ne bir farkındalık, ne bir uyanış. Başına gelen trajedinin sebebini sürekli dışarıda, başkalarında arayan insan, kendi hayat sinemasında sadece patlamış mısır yiyen bir seyirci gibi ; asla yönetmen koltuğuna oturamaz.
Tanrılar Okulu’nun o can alıcı cümlesi aslında bize muazzam bir özgürlük bileti sunuyor. Diyor ki ;Başına gelenlerin suçlusu değilsin belki ama onları dönüştürmenin sorumlusu tamamen sensin.
Eğer bugün hayatında bir boşluk hissediyorsan ya da bir şeyler tekrar tekrar canını yakıyorsa, durup o boşluğa bakma cesareti göstermelisin. Oraya eski alışkanlıkların, eski suçlamaların dolmasına izin vermeden; yepyeni bir "sen" inşa etmelisin.
Yoksa hayat, o boşluğu kendi bildiği gibi doldurur ve inan bana, hayatın dekoratörlüğü bazen epey can yakıcı olabiliyor.
Sen ne dersin, bugün o aynaya bakıp "Peki, benim bu oyundaki rolüm ne?" diye sormaya hazır mıyız?

Yorumlar
Yorum Gönder