GÖKYÜZÜNE BAKAN YANIMIZ




"Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk; hiçbir yere gitmiyor.”

Edip Cansever bu cümleyi kurarken insanın kalbine ince bir sızı bırakıyor.. Çünkü çocukluk gitmez… Biz geçeriz. Zaman boyumuzu uzatır, sesimizi değiştirir, kelimelerimize ağırlık,hayata sorumluluk katar. Hayat, cümle aralarımıza suskunluklar yerleştirir. Ama çocukluk, olduğu yerde kalır. Gökyüzü gibi… Ne hesap sorar ne yolumuza çıkar; sadece oradadır. Ne zaman başımızı kaldırsak, ne zaman içimiz daralsa, ne zaman bir şeye safça sevinsek, sessizce hatırlatır kendini. Kadın ya da erkek, yaş kaç olursa olsun; insanın içinde, büyümemekte ısrar eden bir çocuk vardır. Ve o çocuk, insanı hayatta tutan en gerçek şeydir..


İnsan büyüyünce çocukluğunu geride bıraktığını sanıyor. Oysa çocukluk, eski bir şarkı gibi hiç beklemediğin anda çalmaya başlıyor. Bir toprak kokusunda, ıslandığın yağmurda , çok mutlu olduğun anlarda … Fırından alınan sıcak ekmekte bile var çocukluk. Poşeti taşırken gururlu, ekmeği düşürür müyüm diye hafif endişeli hâlimiz hâlâ içimizde. Mesela markete sadece ekmek almaya girip “bir şeylere bakayım” diye on dakika oyalanan yetişkinler… O rafların arasında dolaşan aslında çocukluktur. Renkli ambalajlara gereksiz bir ilgi, “bunu almasam mı” ile “bir kere ya” arasındaki o iç tartışma… Çocuk büyümemiştir, sadece bütçesi sınırlanmıştır.

Ne zaman ciddi bir yetişkin olmaya karar versek, çocukluğumuz hafifçe omzumuza dokunuyor:

“Emin misin?” diyor.

Çünkü çocukluk cesurdur. Düşmeyi göze alır, utanmayı bilmez, sorular sorar. “Neden?” der, “Niçin?” der. Biz büyüdükçe bu soruları azaltıyoruz, cevapları çoğaltıyoruz. Oysa gökyüzü cevap istemez; bakmanı ister. Çocukluk da öyle.

Çocukken büyümek isterdik, büyüyünce “biraz çocuk olsam” diyoruz. Hayat dediğin şey tam olarak bu ironide dönüyor zaten. Çocukken yere düşüp dizimizi kanattığımızda ağlardık; şimdi kalbimiz kanıyor, kimseye belli etmemeye çalışıyoruz. Ama çocukluk hâlâ yukarıda duruyor, gökyüzü gibi, olan biteni izliyor.

Çocukluk hiçbir yere gitmiyor çünkü gitmesi gerekmiyor zaten .O, içimizde durup bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. Ne zaman dünyaya fazla ciddi bakarsak, ne zaman kalbimiz yorulsa, başımızı kaldırıp ona bakıyoruz. Ve bir anlığına da olsa gülümsüyoruz.

Çünkü bazı şeyler geçmez…

Gökyüzü gibi.

Çocukluk gibi.

Kadın ya da erkek, fark etmez…

Yağmur başlayınca camdan dışarı bakıp dalan herkes çocuktur.

Deniz kenarında taş sektiren, “en çok benimki uzağa gitti” diye içinden yarışan herkes çocuktur.

Yeni bir defterin ilk sayfasını bozmaya kıyamayan herkes de.

Canın sağ olsun” deyip susanlar..

İşte onlar içindeki çocuğu hiç kaybetmemiş olanlardır. Çünkü çocukluk, duyguların filtresiz hâlidir. Biz büyüdükçe kelimeleri törpüleriz ama hisler aynı kalır.

İnsan büyüdükçe çocukluğunu kaybetmez, sadece onu sessizleştirir,sesini kısar .Ama ne zaman çok yorulsak, ne zaman dünya fazla ağır gelse, içimizdeki çocuk başını kaldırır ve fısıldar: “Bir yerde yanlış yapıyoruz.” Çünkü o hâlâ adalete inanır, hâlâ saf bir mutluluğun mümkün olduğunu bilir. Gökyüzüne bu yüzden bakarız; cevap aramak için değil, kendimizi hatırlamak için. Ve belki de hayat dediğimiz şey, içimizdeki o çocuğu tamamen susturmadan büyüyebilmeyi başarmaktır… İşte o zaman insan, gerçekten insan olur.

Hâlâ çocuk kalabilenlere, içindeki çocuksuluğu büyürken kaybetmeyenlere; kalbi kirlenmeyen, gözleri hâlâ gökyüzüne bakanlara selam olsun..


Yelda Öğretmen 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

BUGÜN NASIL YAŞAMAK İSTİYORUM ?

KELEBEK KANADI SENDROMU 🦋