ESKİ RAMAZANLARIN SICACIK KOKUSU


Çocukken oruç tutacağımız zaman annemize tembih ederdik: “Beni mutlaka sahura kaldır!” O sahur sofralarının ayrı bir kokusu vardı; uykulu gözlerle içilen su bile bayram şerbeti gibi gelirdi. İftara kadar yiyeceğimiz ne varsa tren gibi dizerdik masaya; bisküviler, şekerler, çikolatalar,mayalılar … Sanki hepsini yiyecekmişiz gibi. Hepsi uzun bir vagon sırası gibi peş peşe. Bir de tabi yumurta olurdu; ben pek yanaşamazdım, çocukken alerji yaptığı için annem “sen dikkat et” derdi,yasaktı.O yumurta hep trenin içinde ama bana uzak bir vagonda kalırdı. Yine de o sofraya bakmak bile doyurmaya yeterdi; çünkü asıl heyecan yiyeceklerde değil, bekleyişin kendisindeydi.Sonra ezan okunur, iki hurma bir çorbayla doyar, o trenin çoğu istasyonda kalırdı. Rahmetli babam da işi şakaya vururdu: “Bu kızı yumurtacıya vereceğim, ” derdi. O zamanlar bu cümle bana biraz ürkütücü gelirdi; sanki kaderim tavukların arasında yazılmış gibi… Meğer babamın latifesi duaya karışmış. Hayatın cilvesine bakın ki yıllar sonra eşim gerçekten yumurta üreticisi oldu! Hayat bazen en ciddi meseleleri bile tatlı bir mizaha sarıp önümüze koyuyor; bize de o hatıraları gülümseyerek taşımak kalıyor.

Küçükken bir de tekne orucu vardı… Öğleye kadar tutardık da kendimizi koca bir günü devirmiş gibi hissederdik. Büyükler “Bu oruç satın alınır!” der, küçük bir harçlık verirdi; biz de ciddiyetle kabul ederdik sanki büyük bir ibadet pazarlığı yapıyormuşuz gibi. Öğle ezanı okununca gururla “Ben tuttum!” diye dolaşırdık evin içinde. Bazı büyüklerimiz de “Maşallah, koca adam/kız olmuş!” deyip bizi sırtına alır, evin içinde tur attırırdı. O birkaç adımda sanki dünyayı dolaşmış gibi sevinirdik. Ne büyük keyifti… Oruçtan çok, takdir edilmenin, görülmenin, sevgiyle alkışlanmanın tadı kalırdı damağımızda. Davulcular geçerken balkona koşar, o ritmi kalbimizde hissederdik. Annem bazen yaptığı mayalı ekmekten bir parça sarar, davulcuya gönderirdi.Paylaşmanın sesi de en az davul kadar yankılanırdı içimde. Ne güzeldi…

Şimdi büyüdük; midemiz oruçlu ama dilimiz serbest kalırsa o çocukluk saflığına yazık olmaz mı? “Oruçluyum” deyip kötü söz söylemek, kalp kırmak; susuz toprağa diken ekmek gibi. Ramazanda şeytanın bağlandığı söylenir ama demek ki bazı gönüllerde anahtar içeride kalıyor. Açlık sinire, sinir kırıcı söze dönüşüyorsa oruç sadece takvimde kalıyor. Oysa gerçek oruç, mideyi sustururken merhameti konuşturmak değil mi?

Belki de en büyük iftar, bir gönlü onarmaktır. Kırılmış bir kalbi usulca tamir etmek, “özür dilerim” diyebilmek, görmezden geldiğimiz bir yalnızlığı fark etmek… Aç olanı doyurmak sadece sofraya tabak koymak değil; umutsuz olanı umutla, yorgun olanı şefkatle beslemektir. Bazen bir tas çorba kadar sıcak bir söz, bir hurma kadar küçük ama etkisi büyük bir tebessüm doyurur insanı. Kalbi tamir etmek ustalık ister; sabırla dinlemek, acele etmeden anlamak, incitmeden konuşmak… İşte o zaman iftar sadece akşam ezanında değil, gün boyu yaptığımız iyiliklerde açılır. Gerçek tokluk midede değil, merhametin çoğaldığı yerde başlar. 

Bu mübarek ay; evlerimize huzur, sofralarımıza bereket, kalplerimize merhamet getirsin. Dualarımız kabul, sabrımız bol, gönlümüz yumuşak olsun. Kırgınlıklar unutulsun, paylaşılan lokmalar çoğalsın, yüzlerimiz tebessümle aydınlansın.

Ramazan’ın rahmeti üzerimize yağmur gibi yağsın; bayramımız şen, şeker tadında, umut dolu ve sevdiklerimizle birlikte olsun. 


Yelda Öğretmen 
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

BUGÜN NASIL YAŞAMAK İSTİYORUM ?

KELEBEK KANADI SENDROMU 🦋