BİBLİYOTERAPİ
Dünya bazen üstümüze fazla gelir. Faturalar birikir, trafik sıkışır, birileri kalbimizi kırar ya da en kötüsü; canımız hiçbir şey yapmak istemez ,her şeyi dert ediniriz. İşte tam bu anlarda, modern tıbbın henüz tam keşfedemediği ama kadim bilgelerin bin yıldır bildiği o sihirli tedavi devreye girer: Bibliyoterapi. Yani Türkçesiyle; "Kitapla iyileşme."
Düşünsenize, bir eczaneye giriyorsunuz ve eczacı size şunu diyor: "Sizin durumunuz kronik bir varoluşsal sancı gibi görünüyor. Günde üç öğün, tok karnına ikişer bölüm Sabahattin Ali okuyun. Eğer sızı geçmezse gece yatmadan önce bir doz Oğuz Atay eklersiniz, biraz 'tutunamazsınız' ama sonunda mutlaka iyi gelir."
Hayatın hızı başınızı mı döndürdü?" Günde bir doz Tanpınar yazıyorum. Zamanın nasıl genişlediğine, o meşhur "ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında" arafına hayret edeceksiniz. Yan etki olarak evdeki saatleri geri kalmış sanabilirsiniz, korkmayın.
"Platonik aşk sancısı mı çekiyorsunuz?" Hemen Fuzuli’den bir gazel açıyoruz. Sizin acınızın onun yanında "light" kaldığını görünce bir ferahlama gelecek. "Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabip" diyerek reçeteyi yırtıp atmanız olasıdır.
"İçinizde bir 'memuriyet sıkıntısı' mı var?" Sabahları aç karnına Franz Kafka. Hamam böceğine dönüşme riskine karşı evde ilaçlama yapmanıza gerek yok, sadece varoluşsal bir kaşıntı yapar; geçer.
"Sanki dünya çok ciddileşti ve her şey gri mi görünüyor?" Acil müdahale olarak Sait Faik. Bir doz "Hişşşt Hişşşt" sesi duyana kadar okuyun. Bir balığın pulunda veya bir kuşun kanadında hayatın rengini yeniden göreceksiniz. Reçete bedelsizdir, tek şart: Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.
"Herkesin çok bildiği, kimsenin birbirini dinlemediği bir gürültüde misiniz?" O zaman sizi İhsan Oktay Anar’ın tılsımlı dünyasına alalım. "Puslu Kıtalar Atlası"ndan bir harita seçin ve bu dünyadan bir süreliğine firar edin.
"Biraz asalet ama bolca melankoli mi lazım?" Akşamları loş ışıkta Tezer Özlü. "Yaşamın Ucuna Yolculuk" yaparken emniyet kemerlerinizi bağlamayın; ruhunuzun çıplak kalması iyileşmenin ilk kuralıdır.
"İlişkilerim neden hep 'error' veriyor?" diyorsanız: Eczanenin kişisel gelişim rafından Serhat Yabancı takviyesi alıyoruz. Günde bir bölüm, "Hayır" diyememenin yarattığı ödemleri indirmek için birebirdir. Sınır çizme kaslarınızı güçlendirir, duygusal detoks yapar; artık kimsenin paspası olmadığınızı fark ettiğinizde iyileşme başlamış demektir.
Ayhan Korkmaz'ın dediği gibi, tıpkı eğitimi değerli kılmak için öğretmeni değerli kılmak gerektiği gibi, ilişkilerinizi değerli kılmak için de önce kendinizi değerli kılmanız şarttır. Bu reçete size bu değeri hatırlatır.
"Toplumun saçmalıklarına karşı bir kahkaha patlatmak mı istiyorsunuz?" O zaman acil servis: Nikolay Vasilyeviç Gogol. Bir doz "Müfettiş" ya da "Palto" okuyun. O meşhur "gözyaşları içinden gülümseme" etkisiyle, sizi darlayan bürokrasiyi ve ciddiyeti bir toz bulutu gibi dağıtacaksınız.
"Dünyanın tüm dertlerini sırtınızda mı taşıyorsunuz?" Sizi doğrudan Başhekim Dostoyevski’ye yönlendiriyorum."Suç ve Ceza" veya "Yeraltından Notlar" ile ruhunuzun en karanlık dehlizlerine ineceksiniz. Kendi vicdanınızla öyle bir hesaplaşacaksınız ki, dışarı çıktığınızda dış dünyadaki dertler size "karınca ısırığı" gibi gelecek.
"Umutsuzluk kapınızı mı çalıyor? Kalbiniz mi buz tuttu?" Hemen Nazım Hikmet’ten bir şiir damlatıyoruz ruhumuza. "Yaşamak şakaya gelmez" diyerek, "en güzel günlerin henüz yaşanmadığına" dair bir inanç aşısı olacaksınız. Göğüs kafesiniz genişleyecek, maviye olan tutkunuz artacak.
Kulağa komik geliyor ama gerçek tam olarak bu. Bu yazarların her biri, ruhun eczanesinde farklı bir rafta bekliyor. Kimisi yarayı sarıyor, kimisi yarayı deşip temizliyor, kimisi ise sadece elinizi tutup 'yalnız değilsin' diyor. Unutmayın, doğru kitabı bulmak, doğru teşhisi koymaktır.
Okumak, sadece bilgi edinmek değildir; bir başkasının zihnine misafir olmak, binlerce farklı hikayeye şahit olmak ,yalnız olmadığınızı anlamaktır. Yazmak ise ruhun röntgenini çekmektir. İçinizde düğüm olan o karmaşık duyguları kağıda döktüğünüzde, aslında o düğümü çözüp bir nakışa dönüştürürsünüz.
Bazen de en büyük yanılgımız, hayatın bize attığı her çelmeyi sadece "dış dünyadan gelen bir darbe" sanmaktır. Başına gelen her talihsizlikte parmağıyla başkasını işaret edenler, faturayı hep başkalarına kesenler için kitaplar, dünyanın en dürüst ama en merhametli aynasıdır. Kendi iç dünyasının labirentine girmeye korkan, hatayı hep karşı tarafta arayan o inatçı yanımız; bir kitabın karakterinde kendi kusurunu gördüğünde gardını düşürür.
Dostoyevski'nin yeraltı adamında kendi kibrini, Serhat Yabancı’nın bir cümlesinde kendi kurban psikolojisini, Ayhan Korkmaz'ın bir tespitinde aslında değer görmeyi beklerken kimseyi değerli kılmadığını fark etmek... İşte gerçek iyileşme o an başlar. Çünkü kitaplar size sadece "Geçecek" demez; "Bak, burası senin karanlığın, hadi şimdi orayı aydınlatalım" der. Kendini tanımaktan kaçan ruhlar için okumak, bir kaçış değil; aksine en büyük yüzleşmedir. Şifacı, önce yarasının yerini bilendir.
Üstelik bu tedavinin yan etkileri, prospektüsünde yazmayan ama her kitap severin "Hah, işte bu benim!" dediği türden oldukça keyifli semptomlar da barındırır:
Gözlük numaralarınızın her yıl düzenli olarak bir üst modele terfi etmesi kaçınılmazdır. Ama olsun, dünya flu olsa da sayfalar her zaman nettir!
Kronik "Bir Bölüm Daha" Sendromu..Bu, tıbbın henüz çaresini bulamadığı en yaygın yan etkidir. Saat 23:00’te "Sadece bir bölüm okuyup uyuyacağım" yalanıyla başlayan süreç, kuş sesleri ve güneşin doğuşuyla "Aaa, kitap bitti ama ben de bittim!" nidasıyla son bulur.
Sabah kahvaltısında kendinizi bir Rus asilzadesi gibi hissedip, öğle yemeğinde bir dedektif edasıyla çatalın üzerindeki parmak izlerini inceleyebilirsiniz. Karakterlerle o kadar bütünleşirsiniz ki, fırına ekmek almaya giderken Dostoyevski kahramanı gibi varoluşsal sancılar çekmeniz işten bile değildir.
İnsanlarla konuşurken cümleye "Şimdi Serhat Yabancı’nın da dediği gibi sınırlarımızı çizersek..." veya "Ayhan Korkmaz’ın öğretmen-eğitim dengesi kurduğu gibi..." diye başlayıp, karşınızdakinin size uzaylıymışsınız gibi bakmasına neden olabilirsiniz.
Okumak nefes almaktır, yazmak ise o nefesi vermektir. Kalbiniz sıkıştığında bir kalem tutun; çünkü kağıt, insanlardan çok daha sabırlı bir dinleyicidir. Ruhunuz daraldığında bir kitap açın; çünkü bir kapak, binlerce kapı açar.
Unutmayın, en karanlık gecelerde bile bir kitabın ışığı size yol gösterebilir. Raflarınızdaki tozlu dostlarınıza bir şans verin. Onlar sadece kağıt yığını değil, ruhunuzun ecza dolabıdır.
Eczaneler kapanmış olabilir ama kütüphaneler hep nöbetçi. Sahi, siz bu gece ruhunuzun reçetesine hangi kitabı yazdınız?
Yelda Öğretmen

Yorumlar
Yorum Gönder