PERDE KAPANMADAN GÜLÜMSE
Hayat aslında prova almadan sahneye çıkmak gibidir. Ne ışıkları ayarlayan vardır, ne de sahne arkası ekibi… Bazen dekor devrilir, bazen repliği unutursun, bazen de hiç beklemediğin anda sahneye biri çıkar ve bütün alkışı o toplar. İşte tam da o an anlarsın; Asıl mesele kusursuz oynamak değil, oyunu içtenlikle sürdürebilmektir.
Hayat bazen bizden çok şey istiyor.Sabır, cesaret, uyum, hatta bazen vazgeçme gücü… Oysa biz çoğu zaman onun bizden ne istediğini anlamakta zorlanırız. Planlar yapar, hedefler koyar, kontrolün tamamen bizde olduğunu sanırız. Sonra küçücük bir olay olur; bir tesadüf, bir aksilik ya da hiç beklenmedik bir tebessüm… Bir bakarız ki tüm dengeler değişmiş. İşte o an anlarız ki: Belki de hayat, senaryosu ve geriye kalan her şeyiyle bize bırakılmış bir tiyatro sahnesidir.
Bu sahnede hepimizin rolü farklıdır. Kimi sahneye çıktığı an alkışlarla karşılanır, kimi sessizce kenarda kalır. Ama önemli olan, rolün büyüklüğü değil, o rolü nasıl oynadığımızdır. Çünkü bazen figüran gibi görünen bir insan, tek bir cümlesiyle oyunun bütün anlamını değiştirebilir. Kimi zaman da başrol olduğunu sanan biri, aslında dekorun bir parçasından öteye geçemez.
Ve burada unutulmaması gereken bir şey var: Bu topraklarda yetişmiş bilge insanların tecrübeleri sakın yabana atılmasın. Onların sözleri, sadece geçmişin bir anısı değildir; bugüne ve yarına ışık tutan işaret fişekleridir. Atasözlerimizi hatırlayalım; hangisi yanlış çıkmış ki? “Taş yerinde ağırdır” demişler; belki biz hafiflik peşindeyiz ama aslında yerimizi bulduğumuzda kıymetimiz de artıyor. “Ayağını yorganına göre uzat” demişler; modern çağda ise yorgan küçüldükçe ayaklarımız dışarıda üşüyor, ama yine de o sözün içindeki ölçülülük bize rehberlik ediyor.
Peki insanın kendi sahnesi nerede başlar? İnsanın gerçek doğum yeri, onun kendisine ilk kez aklıyla baktığı yerdir. Bir insan, kendini sorgulamaya başladığı gün yeniden doğar. Çünkü o an, başkalarının yazdığı senaryoyu oynamaktan vazgeçip, kendi satırlarını yazmaya cesaret eder. Kimimiz için bu an bir başarısızlığın ardından gelir; kimimiz için bir kayıp, bir hayal kırıklığı ya da sadece bir sabah aynaya baktığımızda içimizden yükselen “Ben kimim?” sorusuyla…
Bütün bu sorgulamaların arasında, bazen unuttuğumuz ama çok önemli bir ayrıntı vardır: Gülümseyen insanlar, hayatın gizli kahramanlarıdır. Onlar, bize hayatın sadece mücadelelerden ibaret olmadığını hatırlatır. Bir tebessüm, ağır bir yükü hafifletebilir; bir gülüş, çaresizliği umuda dönüştürebilir. Mizahı, samimiyeti ve insanlığın en saf duygusunu taşırlar. Hatta bazen, bir kahkaha sahneyi öyle bir değiştirir ki, yönetmen bile şaşırır.
Ve belki de farkındalık dediğimiz şey, tam da buradadır: Kendi rolümüzü oynarken hem bilgelikten beslenmek hem de gülümsemeyi unutmamak. Çünkü hayatın değeri, kusursuz bir senaryo yazmakta değil, sahneyi sevgi, hoşgörü ve bilinçle ne kadar doldurabildiğimizledir.
Sonuçta hepimiz, aynı oyunun farklı karakterleriyiz. Kimimiz ilk perdesindeyiz, kimimiz final sahnesine yaklaşmış olabilir. Ama perde kapanmadan önce öğrenmemiz gereken tek şey şudur: Yaşam, bize verilmiş bir rol değil, birlikte yazdığımız bir hikâyedir. Ve biz, bu hikâyeyi nasıl oynarsak, sahnenin sonunda ardımızda bırakacağımız alkış da öyle şekillenecektir.
Ve unutmayalım; sahne kapanınca kimse dekoru, ışıkları ya da kuliste ne kadar beklediğimizi hatırlamaz. Geriye sadece bıraktığımız iz, söylediklerimiz, hissettirdiklerimiz kalır. Belki bir tebessüm, belki de tek bir cümle… O yüzden rolünüzü oynarken abartmaya gerek yok; yeter ki gönülden olsun. Çünkü hayat oyununda en unutulmaz alkışlar, kalpten gelen performanslara verilir.O zaman perde kapanmadan gülümse :)
Yelda Öğretmen

Yorumlar
Yorum Gönder