"Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğinde, iyileşmiş olacaksın




 "Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğinde, iyileşmiş olacaksın." 


İnsanın hayatına bazen böyle cümleler düşer; hem sarsar hem de sessizce oturur yanına,beni sarstı sanırım .


Çünkü herkesin bir hikayesi vardır. Kimi deftere yazılmıştır, kimi kalbe kazınmıştır, kimi de , boğazın tam ortasında takılıp kalmıştır.


Yara mı, hikaye mi sorarsın kendine ..


Bir şey yaşarsın; önce yara olur. Canını yakar, konuşamazsın. Sonra kabuk tutar, elin gitmese de gözün hep oradadır. En sonunda ise bir gün birine anlatırsın… Ama hâlâ anlatırken sesin titriyorsa, o yara daha hikayeye dönüşememiştir. Hâlâ tedavi masasındadır.


Ama bir gün… anlatırken gözlerin dolmaz, dudakların kıvrılır, belki hatta “iyi ki olmuş” bile dersin , işte o gün yara hikayeye, sen de yaralıdan iyileşene dönüşürsün.


Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğinde, iyileşmiş olacaksın." 


Şu cümlenin kapısını az daha usulca aralayalım mı? İçeride koltuğa yayılmış bir geçmiş, sehpanın üstünde birkaç kırık anı bardağı, perdelerin arasından sızan bir “keşke” ışığı… Buyur, otur. Çay deme, demledim; yok, kahve istersen köpüğünü de bol koyarım. Çünkü bazı hikayeler, dudaktan değil, fincanın kulpundan tutulur. Ağız, anlatır. Kalp, dinler. Göz, şahitlik eder. Ve şahitlik bazen yan etki yapar,karşındaki buğulanır..


İyileşmek, acının unutulması değildir. Bir zamanlar acıyan yerin, artık kimliğinin tamamı olmamasıdır. Bileğinde hafif bir çizik gibi: “Bak, burada bir şeyler yaşamışım,” dersin; ama her sabah aynı çizgiyi kazımaya,kaşımaya,kanatmaya çalışmazsın. Körelmiş ağrılar da bazen kahramanlık madalyası gibi taşınır,parlak değil, ama anlatınca dudak kenarında minik bir gülümseme bırakır.


Peki “gözlerin dolmadan” kısmı da nedir? Bu, dayanıklılık yarışması değil. Gözyaşı kötü bir şey değildir; tuzludur, o kadar. Vücudun sessiz tercümanıdur.Ama bir gün gelir, hikayeni anlatırken gözyaşının acil bir tercümana ihtiyacı kalmaz. Dilin, kırık dökük olmadan, yamalı bohça gibi değil, örgüsü belli, sıcak bir atkı gibi akar. “Evet, bunlar oldu; ve ben buradayım,” dersin. İşte orası, iyileşmenin merdiven boşluğu: Sesin yankılanır, ama o boşluğa düşmezsin.


Kabul edelim. Hepimiz birer canlı arşiviz. Kiminin raflarında “annenin,babanın sesi”, “ilk büyük hayal kırıklığı”,"ilk aşk acısı " “sevdiğin bir şarkı”, “bende neden böyle oldu?” gibi dosyalar. Bazıları fosforlu etikete yazılmış, bazıları aceleyle tıkıştırılmış. Kapağı kapatınca kurtuluyor muyuz? Hayır. Ama düzenleyebiliriz “Arşiv düzenleme günü” diye bir şey var hayatta.Tıpkı evdeki dolaplarımız gibi .. Tozu alınca, tarih sırasına koyunca, aynı dosya gözüne daha az büyük görünür. Belki etiketini de değiştirirsin: “Kaybediş” yerine “Yön değiştirme”; “Hata” yerine “Deneme,tecrübe sürümü”.


Mizah bu arşivdeki en iyi ataçtır. Cümleleri kırmadan tutar. Bir bakarsın, eskiden ismini duyunca için ,kalbin sıkışan bir anıyı, bugün “Bak, o gün de böyle saçma bir şey yapmışım!” diye anlatıyorsun. Mizah, yaranın üstüne limon sıkmak değildir; tam aksine, limonu sıkacağın yerde limonatayı paylaşmaktır. “Ekşi ama ferah,” fresh fresh dersin. İçersin. İyileşmenin tadı biraz öyledir.


Peki, nasıl anlatacağız hikayemizi? 

Önce, kendimize anlatacağız. İç sesini toplantıya çağır. Gündem maddelerini belirle; Ne yaşandı? Ben ne hissettim? O anı yaşayan ben ile bugün anlatan ben aynı kişi mi? (İpucu: Değilsin. Büyüdün, değiştin, öğrendin.) Kendi içinde bir dil anlaşmasına var. “Kendime sert davranmayacağım, ama yalan da söylemeyeceğim,” diye. Çünkü iyileşmenin düşmanı ne dramdır ne mizah; düşman, çarpıtılmış gerçektir.


Sonra, güvenli bir kulak bul. Arkadaş, terapist, defter, mikrofon, deniz,su… Hepsi kulaktır. Yeter ki dinlesin. Anlatırken fark edeceksin. Bazı cümleler ağzından taş gibi düşecek. “Bunu da söyledim,” diye şaşıracaksın. O taşlar, ceplerinden yavaşça eksilecek. Cepleri hafifleyen yürüyüş değişir; omuzlar geri gelir; bakışlar ufku sever.


Peki duygusuz mu olacağız?Hayır. İyileşmek, hissizleşmek değil; duyguların senden daha büyük olmadığı bir denge. Duygular misafir, sen ev sahibisin. Gelirler, baş köşeye oturmak isteyebilirler; nazikçe ikramını yaparsın, sonra yerini gösterirsin. Ev sahibinin sesi sakinken misafirler de uslanır.


Bir de şu var: “Anlatmak yetmez, anlamlandırmak gerekir.” Anlam, kilidi açan anahtar gibi değil, daha çok makas gibi. Fazlalıkları kırpar, bir şekil çıkarır. O şekil sana uymuyorsa, yeniden kesersin. Anlam sabit değildir; büyür, küçülür, bükülür. Dün “kayıp” dediğine bugün “alan açılması” diyebilirsin. Bu, ihanete uğramış bir geçmiş değil; güncellenmiş bir sözlüktür.


Kendine küçük pratikler armağan et .


Her anlatışta bir cümleyi daha yumuşat. “Mahvoldum,” yerine “Zorlandım ama ayakta kaldım.” Dil değişirse duygular da yer değiştirir.


Bir resim koy masanın üstüne; geçmişindeki o kişiye bak ve de ki: “Elinden geleni yaptın.” Bu cümle, içte ilerlemeyi hızlandıran görünmez bir asansördür.


Günün sonunda üç şeyi not al: Bugün neye iyi geldim? Ne beni üzdü? Ne öğrendim? Üçüncüsü, ikincisinin ilacıdır.


Mizah payı ver kendine. Kendinle dalga geç adabınca. “Drama Kraliçesi” tahtını katlanır sandalye yap; gerektiğinde aç, işin bitince katla, dolaba kaldır.



Ve evet, olur ya, bazen anlatırken yine dolabilir gözlerin. Olsun. Bu, geri dönüş değil; havadaki nem oranı. Her hikaye, hava durumuna tabidir. Fakat bir gün, fark edeceksin. Aynı hikayeyi bir başkasına anlatırken gözlerin değil, sözlerin parlayacak. Gözyaşı değil, sesindeki sıcaklık ıslatacak o anı. İşte o an, anının senden geçip başkasına fayda olduğu andır. İyileşmenin ustalık seviyesi.

Yarayı yara bandı olmaktan çıkarıp, başkasının parmağına pamuk olabilmek.

İyileşmek bir varış değil, iyi bir yürüyüştür. Yokuşu görünce durup nefes almayı, manzarayı görünce gülümsemeyi, inişte dizlerini korumayı öğrenirsin. Anlatırsın, anlatırken toparlanırsın. Bir gün aynanın karşısında kendi hikayeni sessizce özetler ve fark edersin: “Ben artık bu öykünün sadece acı kısmı değilim.” Kapıyı kapatmaz, aralık bırakırsın. Çünkü hayatın en güzel esintileri, aralıktan girer.


Hikayeni gözlerin dolmadan anlatabildiğin gün, geçmişin ceplerinden taşları boşaltıp, geleceğine yer açmış olursun. Hadi, bir cümleyle kıvılcımı yak; kalanını kelimeler ateşe dönüştürür.


Yelda Öğretmen 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

BUGÜN NASIL YAŞAMAK İSTİYORUM ?

KELEBEK KANADI SENDROMU 🦋