ÇİÇEK AÇMIYOR ARTIK BU TOPRAKLARDA KADINLAR!!


 Çiçek Açmıyor Artık Bu Topraklarda Kadınlar


Bir zamanlar “aşk” diye başlardı hikayeler…

Bir bakış yeterdi,postacı yolları gözlenir ,bir mektup aylarca saklanırdı.El yazısıyla yazılır, parfüm kokardı mektuplar;

kat izlerinden kalbinin ritmi okunurdu.

Kalpler, sosyal medyada değil; zarfların arasına gizlenirdi.


Sevdiğini görmek için günlerce aynı sokağın köşesinde yürünürdü.

Telefon kulübesinde jetonlarla sevdiğinin sesini duymak,bir ömre değerdi.

O ses duyulsun diye beklenirdi sırada.

Ve bazen heyecandan sadece “Alo” sesi duyulup kapatılırsa,'seni unutmadım aklımda saklımdasın ' demekti..


Sokak lambasının altında beklenen sevgili,

Radyodan gelen şarkıyla iç çekilen geceler vardı.Birinin adını duymak,aklından geçmek bile kalp atışlarını değiştirirdi.


Eski aşklar…

Göz göze gelince kızaran yanaklar,

Çiçekli balkonlarda yanan ışıklar,

Mutluluk dediğin şey, bir elin diğer eli tutmasıydı.Aşk; beklemekti, özlemekti, kavuşmaktı.


Şimdi devir değişti ;çiçek açmıyor artık bu topraklarda kadınlar.

Çünkü biz her gün bir çiçeği toprağa gömüyoruz. Her sabah, bir haber düşüyor ekranlara ,medyaya.Bir isim,bir yüz , bir yüz daha…

Çocuklarının gözlerinin önünde, evinin tam ortasında, sokakta, iş yerinde…

Sadece bir beden değil, bir hayat eksiliyor.


Sahi, aşk sevgi ne zamandan beri birini öldürmekle eşdeğer oldu?

Sevmek ,bağlılık, nasıl olur da bir cana kast etmekle açıklanabilir?????


Bir kadın…

Bir erkeğin öldürme fikrine nasıl sığar?

Sevdiğini söylediği kadını boğarken,bıçaklarken

Hangi anıyı siler zihninden?

Göz göze geldikleri o ilk anı mı?

Gülümsediği bir sabahı mı?

Yoksa ona “canım” dediği bir geceyi mi?


Belki bir “hayır”ı kaldıramadı.

Belki terk edilmeyi, kendi egosuna yediremedi.Ama unutma adam;

Sevgi, reddedildiğinde öfkeye dönüşüyorsa, bu sevgi değil, şişirilmiş egondur.

Bu; değer vermek değil, hükmetmektir.

Bu; birlikte yaşamak değil, kendi aynanı sevmektir.


“Ya benimsin ya kara toprağın!”

Bu cümleyle başlayan her düşünce,

Bir kadının mezarını kazmaya başlar.



❗Evlenmek isteyenler, evli olanlar…Durun.

Bir aynaya bakın.

Bir kalbiniz varsa, önce kendinizi bi tartın;

“Ben gerçekten seviyor muyum,

yoksa o kişiyi kendi boşluğuma mı hapsedeceğim?”O'nu olduğu haliyle sevecek miyim ?Sınırlarına saygı duyacak mıyım ?Gönül almayı bilir miyim ?

Neyi seviyorsun gerçekten? Kadını mı, yoksa kontrolü mü? Terk edilmek, reddedilmek, güçsüzlük,zayıflık değil insan olmaktır. 




Sevgi, özgür bırakır.

Sevgi, var olana hayran olur; onu değiştirmeye , dönüştürmeye çalışmaz.

Bir kadını sevmek, onu şekillendirmek değil,

Kendi varlığıyla ışıldamasına alan tanımaktır.



Hiçbir kadın hiç kimsenin malı değildir.

Ne nikahla satın alınır,

Ne soyadla sahiplenilir.

Kadın;

Kendi olmayı seçen bir candır, bir ruhtur.

Ve en büyük sevgiyi,

Kendisini sadece özgürce seven kalpte çiçek açar .



Bugün sosyal medyada gezerken bir yorum çarptı gözüme:

“Bir erkek sevdiği kadını kolay kolay bırakmaz, ya onun olur ya toprağın!”

Ve altında beğeni yağmuru…alkışlar .Allah aşkına bilerek mi emoji atayım diye mi yapıyorsunuz bunları ??

İşte tam da burada başlıyor trajedinin dili.


Aşk mı bu sizce ?


Hayır. Bu; aşağılık bir zorbalık arzusunun, hastalıklı bir ego tatmininin, bastırılmış öfkenin ve toplumsal cehaletin parmak izini taşıyan bir suçtur.

Ve bu suç, sadece işleyen kişinin değil, toplumun da yüzüne yansır,fazlasıyla yansıyor, yakıyor da ..


Biz ne ara ekranlarda cinayet haberlerini gözümüzü kırpmadan izleyen, "ah vah,yazık " deyip sonraki story'e geçip kahkahalar atan insanlar topluluğuna dönüştük??

Katillerin sosyal medyada kahramanlaştırıldığı, yorumlarda “Bir bildiği vardır,kimbilir kadın ne yaptı ,kesin aldatmıştır ” denilen bir atmosferde yaşıyoruz.

Bu; hasta bir zihin yapısının sadece bireysel değil, kolektif bir maraz olduğunun göstergesidir.


Sorun nerede?


Romantize edilen şiddet dilinde;

Dizilerde "sevdiği için kıskandı", haberlerde "aşk cinayeti", sosyal medyada “kadın çıldırttı adamı” gibi ifadeler; katile kılıf, kadına suç payı veriyor.Farkında olmadan 

yıllardır yanlış çocuk yetiştirme tutumumuzdaki erkeklik algısında;

Çocukluktan beri "Ağlama, erkek adam ağlamaz , güçlü olur", karı mısın sen ,"Karını sahiplen, ilk günden göz açtırma,ipleri eline verme " gibi öğretilerle büyüyen bireyler, yetişkinliğe geldiğinde sevgiyi değil, egemenliği ,hükmetmeyi marifet gibi öğreniyor.


"‘Göster pipini amcalara’ diyerek başlayan o yanlış alkışlar…

Henüz çocuk yaşta ufacık bedenlere yüklenen koca yanlışlıklar…

Gülüşmelerin, şakaların arasında, fark etmeden öğretilenler;

Bedenini göstermek güçtür.

Sahip olmak haklı olmaktır.

Erkeklik, üstünlüktür.


Sonra büyüdüler…

Sevmenin korumak değil, sahip olmak olduğunu sandılar.

Söz geçiremeyince yumruk geçirmeye çalıştılar.

Erkekliği bağırmakta, ezmekte, korkutmakta aradılar.

Çünkü kimse onlara ‘erkek olmak insan olmaktır’ demedi."



Adaletin göz göre göre yetersizliğinden;

Birçok fail, iyi hâl indirimiyle serbest kalıyor.

Kravat taktığı, mahkemede başını eğdiği, iki cümle ezberlediği için cezası düşüyor.

Neyin iyi hâli bu?

Evladını kaybetmiş bir annenin gözyaşını dindirebiliyor mu o kravat?

Üzerine beton dökülen bir hayatı geri getirebiliyor mu düzgün tıraşlı saçlar?

Cinayeti planlayarak işlemiş biri, sadece uslu uslu durduğu için “iyi” mi oluyor?

Adalet dediğin, can alanın kravatına değil, can verenin hayallerine bakmalı.

Cezayı davranışa göre değil, suça göre kesmeli.

Çünkü kravat, vicdanı örtemez.

Ve 'iyi hal', bir kadının mezarında anlamını yitirir.


Adalet gecikiyor, caydırıcılık yok denecek kadar az.Ve fail, çoğu zaman hak ettiği cezayı almıyor.

Cezalar erteleniyor, indirim uygulanıyor, davalar sürüncemede kalıyor.

Toplum “bir yenisi daha olmaz” derken, ertesi gün bir başka kadının adı düşüyor haberlere.

Çünkü caydırıcılık yok.

Çünkü adaletin gecikmesi, suça davetiye çıkarıyor.

Ve biz her gün, geciken adaletin soğuyan vicdanını izliyor

Ve bir toplum, kadınlarını koruyamıyorsa, kimseyi koruyamaz.


 Sosyal medyanın etkisinden;

Her cinayet haberi, detaylarıyla tekrar tekrar paylaşıldıkça bu tür eğilimleri olan zihniyetler için bir “normalleşme” zemini oluşuyor.

“Bavul vakası” bir instagram akışında defalarca döndürülüyor.

Bu, kusura bakın bi zahmet, insanlığımızın çürümesidir.

Peki ne yapabiliriz?

Yani gerçekten neler yapabiliriz?


Dilimizi şöyle dönüştürsek;

“Aşk cinayeti” değil, “kadın kıyımı” deyin.

“Kıskandı” değil, “sahiplenme arzusuyla öldürdü” deyin.Kadın sahiplenilmez kedi köpek mi bu ?

Haber başlıklarından sosyal medya içeriklerine kadar bu dili dönüştürmek, algıyı değiştirecektir.

Kadın cinayetlerinin detaylarını paylaşırken romantize eden, şiddeti normalleştiren içeriklere ortak olmayın.

Bunun yerine kadın haklarını savunan kurumları, yardım hatlarını, hukuki süreçleri paylaşın.

Akım değil, akıl üretin!

Çocukları yıllardır yetiştirdiğimiz gibi değil sonuç ortada ye-tiş-ti-re-mi-yo-ruz! Gördüğünüz gibi değil ,pedagojiye uygun yetiştirmek için uğraşalım.

Yeni nesli “duygularını ifade etmeyi bilen,duygularını adlandırabilen , hayır’ı anlayan, öz denetim sahibi” bireyler olarak yetiştirmek, gelecek adına en güçlü önlemdir.

Evde, okulda, dizide, kitapta,oyunda şiddeti değil, sınırları ,sınırlara saygıyı öğretelim.


Bu konu sadece kadınların sorunu değil.

Kadına şiddetle mücadelede erkekler de sorumluluk almalı.

Çünkü şiddeti çoğu zaman erkekler uyguluyor ve ne yazık ki diğer erkekler bunu görmezden geliyor.

"Aramızda böyle şeyler olur", "aile içidir karışılmaz ", "abartıyorsun" gibi sözlerle birbirlerini koruyorlar.

Erkek erkeği kolluyor, sustukça da şiddet büyüyor.


Artık bu sessizlik bitmeli.

Erkekler, yanlış yapanı uyarmalı.

Kadını aşağılayan, şiddeti meşrulaştıran arkadaşlarına “bu doğru değili” diyebilmeli.

Gerçek cesaret, yanlışa sessiz kalmamakta.

Toplum birlikte değişir.

Ama erkekler susarsa, hiçbir şey değişmez.




Cemile’yi, Zeynep’i, Emine’yi,Songül'ü,Sinem'i ,Karsu'yu,Meryem'i,Özgecan’ı,Ayşe'yi , Sena'yı .... ve nice isimsiz kadını biz unutursak, sıradaki kurban bir dostumuz, bir komşumuz, kızımız ,belki de biz oluruz.

Bu sessizlik bizi korumaz, tüketir.


Sözümüz kadar susuşumuzun da bedeli ağır. 

Ve o bedel, çoğu zaman bir bavul kadar soğuk, bir mezar kadar sessiz oluyor.


Son zamanlarda sosyal medyada, haber sitelerinde sıkça karşılaştığımız bir görüntü can sıkıyor;

Cinayet haberinde katilin yüzü mozaiklenmiş, ama hayatı elinden alınan kadının yüzü açık seçik, gülümsediği bir fotoğrafla ekranlarımızda.

Ve biz, fark etmeden bir vahşeti daha normalleştiriyoruz.


Sahi, neden?

Neden fail korunur, mağdur teşhir edilir aklım almıyor?

Bu sorunun cevabı, sadece gazetecilik etiğinde değil, toplumun bilinçaltında saklı;

Kurban, “drama unsuru” olarak sunulur, fail ise “hukuki bir detay” olarak geçiştirilir,yok sayılır .


Ama farkında mıyız?

Bu paylaşım şekli, bir yandan şiddeti meşrulaştırıyor,

bir yandan da kurbanın kişisel mahremiyetini, ailesinin yasını, insan onurunu derinden zedeliyor.


Katilin yüzünü blur'lamak nedir ya?

Henüz yargı süreci tamamlanmadığı için hukuki bir zorunluluk olabilir, evet,saygı duyarım.

Ama o zaman neden, ölmüş ve kendini savunma şansı olmayan birinin özel hayatı ifşa ediliyor?

Neden kurbanın eski fotoğrafları, gülüşleri,notları , düğün anıları medyaya servis ediliyor?


Bunun adı etik ihlalidir,

bunun adı duyarsızlıktır,

ve hatta bunun adı, fark etmeden şiddete ortak olmaktır.

Şiddetin pornografisi olmaz.

 Bir cinayet sahnesi, magazin malzemesi değildir. Ölenin yüzü değil, failin vicdansızlığı görünür olmalıdır.Her yüz, bir hikaye taşır.

Ve bazı yüzlerin sonsuz uykusuna saygı göstermek,

en büyük insanlık görevidir.



Bugün, düşün.

Sen bu gidişatı değiştirmek için hangi cümleyi kuruyorsun?

Ne öğretiyorsun çocuğuna?

Karşına alıp hiç konuştun mu onunla, hayatın gerçeklerini, insanların sınırlarını, kimsenin kimseye ait olmadığını anlattın mı?


Ne izliyorsun, neye göz yumuyorsun?

Erkek çocuk yetiştirirken özen gösteriyor musun kızın kadar?

Yoksa hala“Erkek yapar, erkek severse kıskanır” diyen bir sessizliğin ortağı mısın?


Çocuklarımıza ne öğretelim biliyor musun?

Sevmenin sahiplenmek olmadığını…

Hayır cevabının da bir cevap olduğunu…

Özgürlük ve birey olmanın herkesin hakkı olduğunu…

Kadının 'korunmaya muhtaç' değil, saygıya ve eşitliğe hakkı olan bir birey olduğunu…

Birinin bedenine, giyimine, kararlarına karışmanın ‘erkeklik’ değil, zorbalık olduğunu…

Ve en çok da…

Sevgiyi şiddetle karıştırmamayı,

Kırmadan da konuşabilmeyi,

Susturmak yerine anlamaya çalışmayı,

Dinlemenin, anlamanın, saygının erkekliğe zarar vermediğini öğretelim.


Öfkeyle değil, empatiyle yaklaşmayı…

Haklı çıkmak için değil, adil ve mutlu olmak için konuşmayı…

Ve sevmeyi, karşılık beklemeden, zarar vermeden…

Çünkü biz değiştirmezsek bu döngüyü, kim değiştirecek?


Unutma, bir çocuğun ilk öğretmeni evidir.

Kurduğun her cümle, susup geçiştirdiğin her mesele, onun yarınlara taşıyacağı bir değer olacak.


Şimdi sor kendine…

Senin annen, baban bu değerleri verdi mi zamanında?

Şiddeti görmezden mi geldiler, yoksa “ayıptır, sus,kol kırılır yen içinde kalır ” diyerek mi üzerini örttüler?

Kız kardeşine bin öğüt verirken oğullarını hiç uyarmadılar mı?

Peki sen?

Sen nasıl bir dünya bırakıyorsun ardında?


Bu döngüyü kırmak seninle mümkün.

Çünkü artık biliyorsun.

Çünkü artık susmak değil, konuşmak zamanı.

Çünkü artık "biz böyle gördük" demek yeterli değil.

Sen, şu saatten sonra artık neyi görmen gerektiğini bilen bir yetişkinsin.

Çocuklarının gözlerinin içine bakarken,

Sana öğretilmeyenleri onlara öğretebilir misin?

Şiddetsiz sevgiyi…

Koşulsuz saygıyı…

Kadının gülüşünü ,mutluluğunu tehdit değil, neşe saymayı…

Bir hayır cevabını kabul etmeyi…

Ve en önemlisi: Kendini ifade eden, sınır çizebilen, başka sınırları da tanıyabilen insanlar olmayı…


Unutma, kalpten çıkan her söz bir çocuğun hayatına ışık olabilir.

Ve susulan her şey, bir başka karanlığın başlangıcı.

Şimdi sor kendine bir kez daha:

Sen sustukça neler çoğalıyor bu dünyada?

Ve çocukların senin suskunluğunla neleri öğreniyor?




Çünkü…

Ya sustuklarımızla susarız, ya da söylediklerimizle bir hayat kurtarırız.

Unutma, kimseye ikinci bir ömür verilmiyor.

Olmuyorsa düzeltmeye çalış. Öldürmek hiçbir zaman çözüm değil.

Bir insanı toprağa, seni de karanlığa gömer.

Sevgiye sığmayan, saygıya dayanmayan bir ilişki zaten bitmeli ama kimse bitmemeli.

Kızlarımız, kadınlarımız…

Lütfen sadece aşık olacağınız değil, gerektiğinde ayrılabileceğiniz, boşanabileceğiniz erkekleri seçin.

Çünkü sevgi bir bağdır, zincir değil.

Bazı hikayeler özgürlükle ,saygıyla sevgiyle biter; ve bu da en doğru sondur.

Doğru yaşamak, yaşatmak hepimizin asli görevi ..


Hayat bir hak… ve kimsenin bunu almaya hakkı yoktur. 🕊️


Akıllı kendini yetiştirmiş bir erkek bilir ki, hükmederek, bağırarak, korkutarak hiçbir kadın çiçek açmaz. Kadın, sevgiyle büyür, saygıyla kök salar. Bir gül düşün…

Toprağı taşla doldurursan kurur, suyunu esirgersen solar.


Her kadın bir güldür…

Sevgiyle sulanır, ilgiyle büyür, saygıyla açar.

Ama unutma, dikenleri varsa hayatta kalmak içindir, zarar vermek için değil.

Sert sözlerle, suskunlukla, küserek küçümseyerek bir gülü soldurmak kolaydır.

Zor olan, onu yaşatmaktır.

Her gün yeniden sevmek, yeniden saygı duymak , yeniden değer vermektir.


Şimdi kendini bir kez daha sorgula.

Yanındaki çiçeğin soluyor mu?

Sesini kısmaya mı çalışıyorsun, yoksa sesine kulak mı veriyorsun?

Kendi gölgenle mi örtüyorsun onun ışığını, yoksa güneşe mi uzanmasına izin veriyorsun?

Onu kendi kalıbına sokmaya mı çalışıyorsun, yoksa olduğu haliyle sevebiliyor musun?


Çünkü bazı kadınlar solarken susar…

Ve bazı adamlar, susturduklarını sever sandıkları yerde çoktan kaybetmiştir.

Unutma…

Her kadın bir güldür.

Soldurmayın. 🌹


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

YAŞARKEN EN AZ KENDİNİ GÖRÜR İNSAN

BUGÜN NASIL YAŞAMAK İSTİYORUM ?

KELEBEK KANADI SENDROMU 🦋