50 Yaş Üstü Hayatta Kalmanın Nobel Ödüllü Versiyonu
50 Yaş Üstü Hayatta Kalmanın Nobel Ödüllü Versiyonu
Onlar sadece başka bir nesil değil; onlar gerçekten hayatta kalma sanatının kitabını yazmış, üzerine de bir fincan demli çay eşliğinde önsöz eklemiş eli öpülesi bir nesildir.
Psikolojileri kaya gibi sert, refleksleri ve her işleri anne terliği gibi jet hızlı, hem de boomerang gibi isabetli ve özenliydi.
Daha 4 yaşında annelerinin ruh halini Wi-Fi sinyali gibi okurlardı.
8 yaşında evin anahtarı teslim edilir ve tek talimat verilirdi:“Yemek buzdolabında. Isıt ama taş gibi otur”
Taş gibi otur” kısmının bilimsel tanımı hala tartışmalı…
Ama bir gerçek vardı;
Taş gibi oturmayı denemeye kalkınca, önce sandalyede durur,
sonra kanepeye kayar,
bir bakmışsın yerde minderin üstünde,evde dikiş makinesine makara takıp parça kumaş bulup dikiş dikme denemeleri ,
en sonunda mutfakta buzdolabının kapağını açmışsın,yoğurda şeker ekleyip kendince tatlı yapmışsındır.Baktın olmuyor evdeki leblebiye şeker katıp havanda döver ,ağzında leblebi tozu varken konuşmaya çalışır komiklik yapardı.
Ve o an fark edersin ki:
Taş gibi oturmak, hiçbir çocukluk enerjisi teorisine uymayan imkansız ötesi bir görevdir.
Bu enerji bir yerde patlak verirdi…
Mesela evde otururken birden sahne sanatları furyası başlardı.
Önce süslü püslü, rengarenk davetiye hazırlanırdı.Kalemler, pullar,simler hatta bazen anneden gizlice sıkılan kokulu parfüm bile devreye girerdi ki davetiye daha “özel” olsun.
Sonra mahalledeki tüm çocuklara dağıtılırdı:
“Şölenimize Hoşgeldiniz🎉🎈Yarın saat 15.00’da gösterimiz var🎁🎊Gelmeyen üzülür!”
Bahçesi geniş olan bir arkadaşın evi seçilirdi.
Ve orası bir anda açık hava tiyatrosuna dönüşürdü.
Herkese bir görev dağılımı yapılırdı:
Kimi skeç oynar, komik sahnelerde herkes gülmekten kırılır.
Kimi şarkı söyler, yanık sesiyle bahçedeki tavuk bile dinlemeye dururdu.
Kimi taklit yapar,bazen danslar eklenir, bazen hikayeler anlatılırdı.
Hatta “bilet” niyetine misket ya da sakız bile toplanırdı.
Ve günün sonunda…
Güneş batarken, sahne kapanır, herkes evine dönerdi.
Yorgundun ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
O gün, hiçbir tablet oyununun veremeyeceği bir mutlulukla bitmiş olurdu.
9 yaşında eczane ve hastane trafiğini yönetme becerisi kazanır,
10 yaşında su vanasını kapatma,atan sigortayı bağlama, tüp takma sökme ustası olurdu.
Ve bunları yaparken oyunun en heyecanlı yerinde bırakıp yaşlı komşunun ekmeğini almaya gidecek kadar merhamet sahibi..
Tüm gün dışarıda kalır, telefonsuz ama rotası belli yaşardı.
Acıktığında "acıktım" demez, bir parça ekmekle günü bitirir, gün batımında künyesi okunmadan sessizce eve dönerdi.
Dizlerinde yara izleri olur, kabuk bağlar, o kabuğu zevkle yolardı tabii ev halkı görmesin diye gösterilmezdi bile ..
Bu savaşçı çocuklar; yaralarını kendi tedavi eder,kendini teselli eder ufacık mutlulukları koyardı cebine..
Canları acıyınca öyle bağırıp çağırmaz, tek bir cümle duyardı:
“Bir şeyciğin yok.”
Şekerli-yağlı-salçalı ekmek yer, bahçe hortumundan ,mahalle çeşmesinden kana kana su içer, mikropmuş bakteriymiş umursamazlardı.
Ot, yağ, kan ya da mürekkep lekesini çıkaracak en az üç farklı yöntem bilirlerdi.
Çünkü eve düzgün görünerek dönmek, ev ödevinden bile önemliydi.
Gördükleri şeyler;
Transistör-radyo-Siyah-beyaz televizyon-
Plakçalar, gramofon, kaset çalar...
Kaset şeridi dolandığında sabırla,bantla kurşun kalemle geri sarma ritüeli..
CD ve Discman ile tanışmaları ise bayram şekeri gibi özeldi🍬🍭
Otel mi? Klima mı? GPS mi? Kontör mü?Hadi canım sen de…
Google Translate’siz yaşadılar, ama hep gülümseyerek mutsuzluktan mutluluk yaratan çocuklardı.Taştan ,topraktan ,toptan, cevizden ,kağıttan ,ipten oyuncağını kendi yaratan oyuncak ustasıydılar.'Sıkıldım 'kelimesini çok kullamaz şayet kullanacak olsa 'davul mu çaldırayım 'yanıtını alacakları için hep bir aktiviteyi kimseye dilenmeden kendisi planlar ,yapar ,uygulardı ..
Telefonları koridordaki duvara sabit,bazı evlerde kilitli telefon olurdu ki aileden habersiz aranamazdı kimse..
Doğum günleri cep hatırlatıcıda değil, mutfak takvimine yazılıydı.
Bir de radyo tiyatrosu dinleme anı vardı ki hala unutulmaz..
Sabahın en sessiz saatleri…
Henüz pencerenin pervazında gece soğuğunun buğusu var, sokak lambaları hala yanıyor.
Ev sessiz; tek ses, mutfaktan hafifçe gelen çaydanlığın fokurtu sesi ,annenin kızartmış olduğu mis gibi ekmek kokusu ..
O an, radyonun üzerindeki kırmızı ışık yanar…
Ve “Arkası Yarın” başlar.
O tok ve heyecanlı ses:
“Günaydın Efendim, radyo tiyatromuza kaldığımız yerden devam ediyoruz "
Radyonun ahşap kasasından gelen o sıcak, hafif cızırtılı ses odanın içinde yankılanıyor.
Karakterlerin konuşmaları, fondaki kapı gıcırtısı, ayak sesleri, rüzgar uğultusu…
Sanki evin içinde değil, tam da o tiyatronun içinde gibisin.
Birazdan kahraman fısıltıyla konuşacak, sonra uzaklardan bir köpek havlayacak…
Ve sen o anda, henüz çocuk yaşında, hayal gücünün en zengin sahnesinde rol alacaksın.
Bitince hafif bir burukluk…
“Yarın devam edecek…”
cümlesiyle birlikte yeni güne başlarsın.
Ama aklın hala o radyonun içindedir.O küçücük ses kutusu, sana koca bir dünya kurardı.
Ne televizyon ,ne tablet ,ne YouTube ne internet ..en afilli teknoloji Casio saatler vardı.
Bu nesil her şeyi bantla, ataçla, penseyle, uhu ile tamir ettiler.
Tek kanallı televizyonları vardı ama hiç sıkılmazlardı.
Güncellemeleri beklemek yerine sarı telefon rehberini karıştırırlardı.
Duygusal empati, vicdan, sağlam bağışıklık… Hepsi eksiklikle yoğrulmuş bir çocukluk sayesinde oluştu.
Öğretmeni azarlasa, arkadaşı itse , şimdiki gibi yaygara kopmazdı.
Yanlışlıkla şikayet etse, cevap netti:
“Kim bilir ne yaptın, hak etmişsindir.”O yüzden bunu duymamak için şikayet nedir bilmezlerdi.
Onlar kolay kolay pes etmeyen türünün son örnekleri.
Daha çok gördüler, daha derin hissederek yaşadılar.
Savaş, kıtlık, darbe, deprem, sel… Hepsinin tanığı oldular.
Çocuk koltuğu olmadan arabaya biner,
Kasksız bisiklet sürer,
Güneş kremi olmadan saatlerce denizde kalır.Hiç sızlanmadan güneş yanığını taşıyan turp gibi çocuklardı.
Laptop, tablet, akıllı telefon olmadan okullara gittiler.
Bilmediklerini aileye sorunca cevap belliydi;“Öğretmenini iyi dinleseydin.”
Bu cümle, evde duyduğumuz en keskin hayat dersiydi.
Yanlışını düzeltmek için annen seni öğretmene şikayet eder, hem de alttan hafif bir tehdit tonuyla:
“Bak, seni öğretmenine söylerim!”
Şimdiki gibi öğretmeni veliye şikayet etmek moda değildi .
Yok öyle şey… O zamanlar öğretmenin otoritesi tartışılmaz, hatta kutsaldı.
Veliler öğretmenle aynı safta durur, seni savunmak yerine, “Kesin bir şey yapmışsındır, hak etmişsindir.”
derdi.
Derslerini kütüphanede yapar, cevapları Google’da değil, Meydan Larousse’ta sayfa sayfa arardı.
Ve sizin bulut depolarınızda sakladığınız filtreli pozlu renkli fotoğraflardan çok, siyah beyaz anıları vardı…
Dönem ödevi vardı…
Dolmakalemle,mürekkeple ince ince, öğretmenin el yazısı defter yarışmasında birinci gelecek kadar özenle yazılırdı.
Satırlar muntazam, harfler kibar…
Ama kader, o en son sayfada işlerdi;
Bir damla mürekkep damlardı.
O damla öyle masum değildi; düştüğü yerde mürekkep değil, bir öğrencinin umutları ,emekleri yayılırdı.
Ve sonuç ;Sil baştan başlamak lazım şarkısı henüz yoktu ama uygulamayla öğrenildi .
O sayfa değil, tüm ödev yeniden aynı özenle yazılırdı.
Kapak sayfası ise ayrı bir sanat şah eseriydi.
Önce cetvelle çerçeve çizilir, başlık yazılır, sonra en önemli kısma gelinirdi.Kapak resmi.
Renkli kalemler özenle çıkarılır, resim çizilir, en sevdiği renklere boyanırdı.
Bir damla taşan boya bile affedilmezdi çünkü bu bir sanat ve sabır meselesiydi.
Ve en güzeli; kapak resminin altına mutlaka ad-soyad, sınıf, numara yazılırdı.
O kadar özenilirdi ki, öğretmen sayfayı çevirmeden bile kime ait olduğunu bilirdi.
Özel gün ve haftalarda — 23 Nisan, 19 Mayıs, Anneler Günü, Öğretmenler Günü,Cumhuriyet Bayramı...
Kim şiir ya da kompozisyonu en güzel yazarsa, o yazı okul panosuna asılırdı.
Okulda giriş kata asılmak, o zamanların en prestijli ödüllerinden biriydi.
Bu öyle alelade bir iş değildi; yazı dolmakalemle ya da en güzel tükenmez kalemle,
satırları cetvelle düzeltilmiş, başlığı kırmızı ile belirginleştirilmiş olurdu.
Yanına belki minik bir bayrak, bir çiçek, ya da günün anlamına uygun küçük bir resim çizilirdi.
Ve yazın o panoda yer aldığında…
Ah işte! O gurur!
Sanki Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmışsın gibi hissederdin.
O gün teneffüste herkes o yazının önünden geçer, gizli gizli bakar,
arkadaşların omzuna hafifçe dokunur
“Senin mi?”
diye sorardı
O pano, o günün Instagram’ıydı;
Ama tek fark, like tuşu yoktu,
Onun yerine öğretmeninin sana bakıp gururla gülümsemesi vardı…
📌 Kısacası: Elli yaş üstü insanlık tarihinin “offline, filtresiz ve hayatta kalma modunda” yaşamış en dayanıklı neslidir.
Hem çocuklukları hem gençlikleri survivor parkuru gibiydi, ama tek farkla:
Onlara ödül olarak sadece bir 'aferin ' yeterdi…bu dünyaları kazanmaya eş değerdi ama dünyanın en mutlu insanı olurdu.
Oysa bugün, odaları oyuncaklarla dolu, elinin altında sınırsız ekran eğlencesi olan şimdiki çocuklar…
Tatminsiz, çabuk sıkılan, mutsuz.
Bir zamanlar bir misketle tüm mahalleyi eğlendiren o eski nesil ise;
Onca zorluğun, yokluğun ve mücadelenin içinden gülümseyerek çıkmayı bilen son mutlu kuşak olarak tarihe geçecektir..
Sevgili Anne Babalar ;Çocuklarınız en kıymetli şüphe yok , pamuklara sarmayın…! Yoksa hayatın sert kayalarına çarpınca dağılırlar maazallah
Arada bir düşsün, dizini kanatsın, ödevini kendi yapsın,yapmıyorsa hatasının sorumluluğunu alsın,kapı zilini kendi açsın.
Çünkü hayatta kalma gücü; tablet ekranında, parada pulda, odaları dolduran oyuncaklarda değil…
Tozlu sokakta, yırtık pantolonda, dizi kanamış ama gülümseyen bir yüzün içinde saklıdır.
Bazen de küçücük bir “Aferin” kelimesinde gizlenir; öyle güçlüdür ki, bir çocuğun kalbine ömür boyu umut aşılar.
Çocuk sıkılsın…
Sıkılsın ki hayal gücü çalışsın.
Sıkılsın ki yeni oyunlar icat etsin, boş bir karton kutudan uzay gemisi, iki tahta parçasından sandalye yarışı çıkarsın.
Çünkü yaratıcılık, her şey elinin altında olduğunda değil,
hiçbir şey olmadığında ortaya çıkar.
İşte bu yüzden…
Hayat, pamuklara sararak değil;
Arada bir düşmesine, dizini kanatmasına izin vererek öğretilir.
Ve o zaman çocuk, gerçek hayatta ayakta kalmayı öğrenir.
Yelda Öğretmen

Yorumlar
Yorum Gönder